ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ KIRCAALİ’DE ANILDI




Özcan Aliosman –DG- (GÜMÜLCİNE) Çanakkale şehitleri, Bulgaristan’da yer alan Kırcaali Türk Kültür ve Sanat Derneği (TÜRKSAD) ve Ömer Lütfi Kültür Derneği tarafından 19 Mart Pazartesi günü düzenlenen etkinlikle anıldı.

Etkinliğe; Ömer Lütfi Kültür Derneği Başkanı Seyhan Mehmet, Ömer Lütfi Kültür Derneği Müdürü ve TÜRKSAD Derneği Başkanı Müzekki Ahmet, T.C. Filibe Muavin Konsolosu Volkan Tanyıldız, Kırcaali Müftüsü Beyhan Mehmet, Kırcaali Belediye Başkanı Hasan Aziz ve bölge halkı katıldı.

Toplantı konuşmacı olarak Türkiye’den Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcısı Dr. Öğretim Üyesi Sabri Can Sannav yer aldı.

Etkinlikte ayrıca Rodop Rüzgarı Dergisi Sahibi İbrahim Baltalı ve Hasan Sadık söz alarak Çanakkale Savaşlarına katılan dedeleriyle ilgili hatıraları dile getirdiler.

Etkinliğin yöneticiliğini Ömer Lütfi Kültür Derneği Müdürü Müzekki Ahmet yaptı. Etkinlikte ilk önce tüm şehitler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Ardından Kırcaali Müftüsü Beyhan Mehmet, başta Çanakkale’de olmak üzere, tüm şehitler için dua etti.

VOLKAN TANYILDIZ

“ÇANAKKALE ZAFERİ ZOR ŞARTLAR ALTINDA BİNLERCE ŞEHİT VERİLEREK KAZANILMIŞ MUKADDES BİR ZAFER OLARAK TARİHTEKİ YERİNİ ALMIŞTIR”

Daha sonra Türkiye’nin Kırcaali Başkonsolosluğu’ndan Muavin Konsolos Volkan Tanyıldız söz aldı. Çanakkale zaferinin sadece askeri bir başarı olmadığını söyleyen Muavin Konsolos Tanyıldız, “İzzeti nefsi ve haysiyeti ile oynanmak istenen büyük Türk Milleti’nin topluca ayağa kalktığı bir diriliş ve yükseliş abidesidir. Çanakkale zaferi zor şartlar altında binlerce şehit verilerek kazanılmış mukaddes bir zafer olarak tarihteki yerini almıştır. Bu savaş Kurtuluş Savaşı’mızın da bir provası olmuştur. Bulgaristan ile Birinci Dünya Savaşı’nda aynı ittifak içinde yer aldığımız için bu bölgeden de şehitlerimiz olmuştur” diye konuştu.

“TÜRK ASKERİ, SAVAŞIN MERHAMET BOYUTUNU VE DÜŞMANLIĞIN NASIL DOSTLUĞA DÖNÜŞTÜĞÜNÜ BÜTÜN DÜNYAYA GÖSTERMİŞTİR”

Yıldız sözlerine şöyle devam etti: “Çanakkale Zaferi’yle Türk Milleti, vatan savunmasındaki azmi ve mertliğinin yanı sıra, insani yaklaşımıyla da örnek ve asil bir davranış sergilemiştir. Türk askeri, savaşın merhamet boyutunu ve düşmanlığın nasıl dostluğa dönüştüğünü bütün dünyaya göstermiştir. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, uzak diyarlardan çocuklarını savaşa gönderen annelere seslenirken, “Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır” sözüyle, Çanakkale’de yaşanan insanlık öyküsünü ve barış özlemini tüm dünyaya duyurmuştur.”

Son olarak Muavin Konsolos Tanyıldız sözlerini, “Başata büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, ülkemizin bağımsızlığı, refahı ve hürriyet uğruna, gözlerini kırpmadan hayatlarını feda eden tüm şehitlerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz. Mekanları cennet, ruhları şad olsun” diyerek tamamladı.

HASAN AZİZ

“ÇANAKKALE’DE DÜŞMANA BİLE BİR TÜRK ASKERİNİN EL UZATTIĞINI GÖREBİLİRSİNİZ”

Daha sonra Kırcaali Belediye Başkanı Hasan Aziz söz alarak günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yaptı. Uzun yıllardan bu güne kadar Kırcaali’de Çanakkale Zaferi ve şehitlerini anma etkinliklerini düzenlediklerini hatırlatan başkan Aziz; yaşanan bu tarihi anlamaya çalıştıklarını ve o yaşanan o günler tüm dünyadaki insanlar için bir örnek olduğunu ifade etti. Başkan Aziz, “Çanakkale’de yaşanan olaylar sırasında, orada insan ruhunun ne kadar yüksek olduğunu, orada düşmana bile bir Türk askerinin el uzattığını görebilirsiniz. Çanakkale’de o zamanda Türk olmak, Türk askeri olmak ve devletçilik gördük.”

Son olarak Aziz, “Çanakkale her zaman için Türk toplumunun, bir ruh ölçüsü olacaktır. İnşallah herkes Çanakkale’yi kendi ruhu ve kendi seviyesine görecektir” görüşlerine yer verdi.

Ardından Kırcaali’nin Sarlar köyünden gazi torunu Hasan Sadık aldı. Çanakkale Savaşı’nda dedesi Elles Mehmet’in yer aldığını ve savaşa gönüllü olarak katıldığını anlattı. Sadık savaştan sonra dedesi Elles Mehmet’in yeniden ailesinin yanına döndüğünü belirtti.

Daha sonra öğretmen Zekiye Hasan’ın öğrencileri günün anlamını ve önemini belirten şiirler okudular.

İBRAHİM BALTALI

"RODOP DAĞLARININ AYIRDIĞI, HER ŞEYİYLE BİRBİRİNE BENZEYEN BU İKİ TOPLUMUN GÖNÜL SINIRLARI İSE HİÇBİR ZAMAN AYRILMAMIŞTIR"

Biz, tarihçi değiliz. Bu yüzden bu gün burada sizlere gerçek bir Çanakkale hikayesi sunmak istiyorum. Bu hikaye Batı Trakya Türkleri ile Bulgaristan’daki Türklerin geçmişte çok yakın ilişki içerisinde olduğunu bizlere ispatlamaktadır. Rodop Dağlarının ayırdığı, her şeyiyle birbirine benzeyen bu iki toplumun gönül sınırları ise hiçbir zaman ayrılmamıştır. Nitekim Makas Sınır Kapısı açıldıktan sonra birçok akraba yeniden kavuşmuştur.

Barışa kırgın, umutların beklemede olduğu zamanlarda günlerler sessizdi, sakindi ve feraceli bir kadın kadar çekingendi. Dağların insanların gözlerinde küçüldüğü, nehirlerin bir sicim gibi hayallere daldığı, kırgın ve küskün günlerde güneş adeta insanların buz kesen alınlarında soğuyor ve ısıtmıyordu. Umutlar tükeniyordu. Vatanın parçalanması, yok edilmesi ve Osmanlı’nın paylaşılması an meselesiydi. Düşman her taraftan saldırıyordu. Artık tek düşünce İstanbul’a geçit vermemekti. Vatanın savunulması kutsaldı ve herkes katılmalıydı.

Günlerden Cuma idi. Köyün hocası yavaş yavaş, emin ve düşünceli adımlarla camiye yaklaştı ve cemaate şöyle seslendi:

   “Düşman vatanımızı işgal etmek üzeredir. Çok yakında savaş çıkabilir. Aziz vatan topraklarını düşmana teslim etmemek ve milletimizin huzuru için bu ilanı hepiniz dikkatle dinleyiniz. Asker olacakların dikkatine:

Onlular, dokuzlular, sekizliler, yedililer askere alınacaktır. İki kardeşten sadece biri askere alınacaktır. Askerler yedi gün içinde en yakın askerlik şubesine başvuracaklardır. Halihazırda asker olanların izinleri kaldırılmıştır.” Namaz sonrasında halk köy meydanında toplandı ve bu çağrıya uydular. Herkes birbiriyle helalleşti ve ağızlardan şu sözler dökülmeye başladı.

   “Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı.

   Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı.

   Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana,

   Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana!

   Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun,

   Biz bu elden gidersek namus bize ar olsun!”

Marşını okudular.

Gencecik kızanların, kimisi nişanlı kimisi de yenli evliydi. Yürekleri vatan hasretiyle çarpan bu fedakar insanlar Hz. Muhammed’in “Ya Rabbi bizi dünyaya tekrar gönder ve senin uğrunda bir kere daha şehit olalım.” İlahi sözlerine uydular. Vatanları için ve Türk milleti için Çanakkale’ye koştular. Kimileri Tuna ve Meriç boylarından, kimileri Rodoplar’dan, kimileri Gümülcine’den ve Dimetoka’dan, İskeçe’den, kimileri Üsküp’ten, Koşukavak’tan, Kırcaali’den, Manastır’dan, kimileri de yanık çöl diyarlarından ve Kafkaslar’dan koşup geldiler. Kanlı Sırt’ta, Anzak Koyu’nda, Seddülbahir’de düşmanla göğüs göğüse çarpıştılar. Düşmana geçit vermediler. Kahramanca savaştılar. Bazıları ölmeden mezara koyuldular. Vatan karşısında ölüme koştular. Tarihe yeni bir sayfa açtılar.

ONLAR, ASLA DÖNMEYİ DÜŞÜNMEDİLER

Onlar, Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuştular

Tam üç alayla burada da gönülden vuruştular

Düşman tümen sanırdı bu şaheser erleri

Allah’ı arzu ettiler akşama kavuştular’

Onlar Gümülcine’den Hüsmenoğlu Rüstem

Onlar İskeçe’den Yusufoğlu Alirıza idiler.

Onlar Koşukavak’tan, Kırcaali’den Mehmet’lerdi

Onlar Dimetoka’dan Bektaş Yusuf’tular

Onlar Dedeağaç’tan Yüzbaşı Ahmet idiler

Seyyid Onbaşı ile birlikte çarpıştılar

Düşmana aman vermediler, ürküttüler

Onlar da Allah’ı arzu ettiler ve akşama kavuştular

Onlar, asla dönmeyi düşünmediler. Vatanları için kahramanca, yiğitçe çarpıştılar; isimsiz kahramanlar arasına katıldılar. Mustafa Kemal Atatürk gibi bir komutan bu savaş sayesinde ortaya çıktı. Mustafa Kemal Atatürk onlar için daha sonra şu ifadeleri kullandı: “Siz vatanı için, milleti için, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız; geleceğinizi göremezsiniz, hedeflerinizi bilemezsiniz.”

İBRAM ONBAŞI DA KAHRAMAN ASKERLERDEN SADECE BİR TANESİYDİ

İbram onbaşı da kahraman askerlerden sadece bir tanesiydi. Vatan söz konusu olunca o da çağrıya uydu, Edirne’ye teslim oldu ve orduya katıldı. Çanakkale Cephesine sevk edildi. Bölüğünde tek okuma yazma bilendi. Bu yüzden onu arka plandaki levazım bölüğünde görevlendirdiler. Orada çok yalnızdı. Arkadaşları düşmanla savaşırken onun içi içine sığmıyordu. O da cepheye gidip arkadaşlarına yardım etmek istiyordu. Komutanından defalarca izin istedi, izin verilmedi. Çok üzgündü, düşünceliydi. Vatan elden giderken geri planda kalmamalıydı. Levazım bölüğünden firar etti ve cepheye koştu. Tam üç defa düşmanla göz göze, göğüs güğüse geldi. Her defasında da arkadaşlarının tamamına yakını şehit düştü. Ama o yılmadı. Yaralandı. Yaklaşık 4 yıl Osmanlı ordusunda görev yaptı. Düşmanın yolu kesildi. Artık memlekete dönme zamanıydı. Ancak her taraf düşman kaynıyordu. Bir türlü Yunanistan’daki evine dönemedi. Bir şekilde Bulgaristan’a geçti. O zamanlar Bulgaristan’da yetişen hocalar çok ünlüydü. Buradan yetişen hocalar Gümülcine’de ve civar köylerde de görev yapıyorlardı. İşte İbram Onbaşı da Gümülcine’ye giden bir hocanın yanına sığındı ve yardımcısı sıfatıyla Gümülcine’ye Kurcalı köyüne bu şekilde ulaşabildi. Artık ailesinin yanındaydı. 1960 yılının bir sonbahar ayında göz kapakları düştü, görmek onun için artık bir lüks haline geldi. Artık Osmanlı’da yaşamıyordu. Harita değişmişti, ancak onun gönül haritasında hep Anavatan Türkiye vardı. Tedavi için İstanbul’da Guraba Hastanesine götürüldü. Ne yazık ki orada hayata gözlerini yumdu ve Anadolu topraklarına defnedildi. Yıllar önce savaştığı, uğruna kan döktüğü toprak bir kez daha ona kucak açmıştı.

ÇANAKKALE’DE DÜŞMAN NEREYE GİDECEĞİNİ BİLİYORDU. ANCAK KİMİNLE SAVAŞACAĞINI BİLMEDİĞİNDEN BU SAVAŞI KAYBETTİ.

Fransız Albert Sorel, “Dünyada iki bilinmeyen var; biri kutuplar diğeri ise Türkler” demiştir. Günümüzde her ne kadar kutupların pek gizli tarafı kalmasa da, Türklerin bir çok olay, vaka, savaş karşısında neyi nasıl, hangi strateji ve taktikle yapacakları gizemini hala korumaktadır. Belli ki, bu sözler, Türklerin birçok olayda elde ettiği başarının gizemini ortaya koymak ve çözülemeyen yanları karşısında söylenmiştir. Sorel, inanıyoruz ki Fatih devrinde yaşasaydı, Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul kuşatması sırasında gemileri karadan yürütebileceğini de bilinmeyenler listesine alırdı! Sorel’in ne kadar haklı olduğunu, doğru bir tespit yaptığını, Türklerin uzak ve en yakın tarihlerine, yaşadıkları olaylar karşısındaki davranışlarına bakarak öğrenilebilir.

Pierre Loti, “Türkler, doğunun en temiz, en dürüst milletidir” demiştir.

Bu gerçekten de böyledir. Bugün doğulu bir insan için en medeni insanlar Türklerdir, onlar için yaşanacak yer Türkiye Cumhuriyeti’dir. Verdiği sözü yerine getiren, hayırsever, dürüst, yoksulları gözeten bir ülkedir Türkiye. Bugün Türkiye’nin 4 milyona yakın savaş mağduru Suriyeliye kapılarını açan ve dünyanın neresinde mazlum insan varsa elini uzatan da yine Türk Milleti’dir. Peki, Türk Milleti’nin gösterdiği bu davranış biçimi, bizlere, doğu ve batı toplumları arasındaki anlayış tarzını mı yansıtıyor? Evet, bu böyledir. Doğu insanı dürüst, duygusal, samimi ve vefalıdır. Oysa batı insanında vefa, samimiyet ve insanlık duyguları körelmiş, yerini maddi kazanç hırsı almıştır. Unutmayalım ki dünyayı sömüren, Afrika’da insanları köle pazarlarında alan ve satan hep batılılar olmuştur. Oysa doğu insanı için önemli olan gönüllerin fethedilmesidir. Bu yüzden Loti’ye biz de hak veriyoruz.

Sir Mark Sykes, “Eğer Türkleri tanımış olsaydınız hayran olurdunuz” demiştir.

İşte Türklerin bu meziyetleri, gizemi ve karakterleri dünya var oldukça yeni yeni tarihler yazmaya devam edecektir. Dün Çanakkale’de hangi ruhla vatan toprakları savunulmuşsa bugün de değişen bir şey yoktur. Türklerin kaderi vatan için şehitler vermekse, bu onlar için çok kolaydır. Çünkü onlar için bu ilahi bir inançtır.

Evet, bu ilahi inanca inanan ancak bir türlü o mertebeye ulaşamayan İbram Onbaşı da benim öz be öz dedemdi. Onun torunu olmak bizlere her zaman gurur vermiştir. Her ne kadar bizler onları 91 yıl sonra Gümülcine’de anabilmişsek, inanıyoruz ki bu tür törenlerle ilelebet bu aziz insanlar yaşayacaktır. Osmanlı’nın bekası için Çanakkale ve de cephelerde şehit düşen insanlarımızı rahmet ve minnetle anıyoruz.

Konuşmamı Mustafa Kemal Atatürk’ün baştaki sözlerini bir kez daha hatırlatarak son vermek istiyorum:

“Siz vatanı için, milleti için, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız; geleceğinizi göremezsiniz, hedeflerinizi bilemezsiniz.”

SABRİ CAN SANNAV

“Bildiğiniz gibi bu yıl Türk milleti olarak Çanakkale zaferinin 103. Yıldönümünü kutluyoruz. Bu vesile ile sözlerime başlamadan Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını bir kere daha rahmet ve minnetle anmak istiyorum.

Çanakkale Boğazı hem askeri hem de ticari yönlerden tarih boyunca büyük önem taşımaktaydı. Boğazın önünde bulunan adalar da ayrıca dikkat çekmekteydiler. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı’nın genel askeri durumu içerisinde Çanakkale Boğazı İtilaf Devletleri için stratejik bakımdan önemli bir hedefti. Çünkü bu boğazın ele geçirilmesiyle Osmanlı başkentini tehdit edecekler, Osmanlı İmparatorluğu’nun harpten çekilmesini sağlayacaklar, Almanların Ortadoğu’ya ilerlemesine engel olacaklar ve insan kaynakları bakımından zengin, fakat silah ve malzeme bakımından zayıf müttefikleri Çarlık Rusyası’na deniz yoluyla yardım edebileceklerdi.

“ÇANAKKALE ZAFERİ BÜTÜN BAŞARISIZLIKLARI BERTARAF EDEN, TÜRK TOPRAKLARI ÜZERİNDE HAYAL KURANLARI VE KURACAKLARA DERS VEREN BİR DÖNÜM NOKTASI OLMUŞTUR”

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başlamasıyla birlikte onun mirasını paylaşma faaliyetleri de hız kazanmıştır. Tarih içinde her zaman Türk toprakları üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen emelleri olan emperyalist güçler bu emellerini gerçekleştirmek için harekete geçmekten çekinmemişlerdir. I. Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1915 yılında İngiltere ve Fransa sözünü ettiğim amaçlarla Çanakkale’ye saldırmışlardır. Şubat ayına kadar Türk ordusunun gerek Irak’ta, gerek Süveyş Kanalı’nda ve Doğu Anadolu’da birtakım başarısızlıklara uğraması İngiltere ve Fransa’ya güç vermiştir. Ancak İngiltere ve Fransa bekledikleri sonucu elde edememiş, yenilgiye uğramışlardır. İşte böylece 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi bütün başarısızlıkları bertaraf eden, Türk toprakları üzerinde hayal kuranları ve kuracaklara ders veren bir dönüm noktası olmuştur. Çanakkale Zaferi ile daha önce yaşananların Türk milleti üzerindeki olumsuz etkileri de böylece silinmiştir.

“ATATÜRK ASKERÎ DEHASINI BURADA GÖZLER ÖNÜNE SERMİŞTİR”

Çanakkale muharebeleri Türk tarihi içinde önemli bir yer tutmakla beraber, Atatürk’ün askerî kariyerinde de önemli bir yere sahiptir. Önce 19. Tümen Komutanı, sonra Anafartalar Grup Komutanı olarak bu muharebelere katılan Atatürk askerî dehasını burada gözler önüne sermiştir. Süratle ve doğru karar vermesi, verdiği kararları cesaretle uygulaması, sorumluluğu çekinmeden üzerine alması muharebelerin gidişini büyük ölçüde etkilemiştir. “Anafartalar Kahramanı” olarak tanınmış ve bu durum Anadolu’da Türk İstiklâl Savaşı’nın başlamasında oldukça etkili olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri hem karada hem denizde 8.5 ay devam etmiştir. Bu süre içerisinde yüzbinlerle ifade edilen insan kaybı söz konusu olmuştur. Dolayısıyla Türk milleti önemli bir bedel ödemiştir. Etkileri tek bir alanda değil siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik olmak üzere birçok alanda görülmüştür. Ülkenin gelişimi olumsuz etkilenmiş, Türkiye bu kayıpların önemli sıkıntılarını çekmiş, Cumhuriyetin kurumlaşması ve ülkenin gelişmesinde kadro eksikliği yaşamıştır.

“TARİHİMİZ ÇANAKKALE ZAFERİ GİBİ BAŞARILARLA DOLUDUR. ANCAK BU BAŞARILAR PEK ÇOK ZORLUKLAR ÇEKİLEREK KAZANILMIŞTIR”

Çanakkale Zaferi üzerinden 103 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün de yankıları halen devam eden, Türk milletinin azim ve kararlılığını ortaya koyan ve bunu bütün dünyaya gösteren tarihi bir dönüm noktasıdır. Tarihimiz Çanakkale Zaferi gibi başarılarla doludur. Ancak bu başarılar pek çok zorluklar çekilerek kazanılmıştır. Bu nedenle, hepimiz bütün bu mücadeleler sonucunda bugünlere gelindiğinin bilinciyle hareket etmek ve üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, ben konuşmamın bu bölümünde Çanakkale muharebeleri ile ilgili yurdumuzdan binlerce kilometre uzaklarda, Avustralya’da meydana gelmiş ve fakat ne yazık ki günümüzde neredeyse tamamıyla unutulmuş olan ibret verici bir kahramanlık öyküsünden bahsetmek istiyorum. Bu olay Avustralya Devleti’ne karşı Çanakkale Muharebelerine İngiltere adına Avustralya’nın asker göndermesi nedeniyle bu ülkeye savaş ilan eden iki kahraman Türk evladı ile ilgilidir.

1900’lü yılların başında her asırda olduğu gibi İngiliz emperyalizmi sömürge peşindedir ve Hindistan işgal edilmiştir. 1912 yılında başındaki halife ile hala bir Dünya Devleti konumunda olan Osmanlı devleti, bu işgale kayıtsız kalamaz. 350 kadar levendini Hindistan’a gönderir. Bu kahraman leventler İngilizlerle kıyasıya bir savaşa başlar. Osmanlı’nın başı zaten derttedir. Balkan savaşları patlamak üzeredir. I.Dünya savaşı ufukta görülmektedir. Her ne olursa olsun leventlerimiz, kendilerine verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmeye yemin ederler. İngilizlere büyük zayiat verdirilir ama maalesef savaş sonunda 40 kadar Türk esir düşer. Savaş bittikten sonra İngilizler esir ettikleri 40 Türk levendini gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bu gemilerden birisi Avustralya’ya gelir. Gemide esir Türklerden ikisi, bir yolunu bulur ve gemiden kaçarlar.

Böylece iki Türk levendinin Avustralya’daki hayatları başlar. Gemiden kaçan iki levent kendilerine yeni bir hayat kurarlar. Avustralya’nın bir maden kasabası olan Broken Hill’e yerleşirler. Türk kökenli Afganlardan olduğu da iddia edilen bu iki Türk askeri birisinin adı Molla Abdullah’tır ve dondurmacılık yapar. Diğeri ise Gül Mehmet, kasaptır ve aynı zamanda da imamdır. Aradan geçen yıllara rağmen akılları fikirleri vatanlarındadır. O sıralar Dünya savaşı başlamıştır. Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar birer birer işgal edilmeye başlar. Türk yurdu düşman ayakları altında inlemektedir. İşte ne olduysa o sıralarda olur. İngilizler 1915’te Çanakkale üzerinden ilerleyerek İstanbul’u ele geçirmek isterler. Ve Böylece Çanakkale muharebesi başlar. Avustralya’da İngilizlerin yanında savaşa girer. Çanakkale’ye askerlerini (yani Anzakları) göndermeye başlarlar. Osmanlı Devletine karşı savaş kararını duyan iki Türk derhal bir araya gelirler. Kafa kafaya verirler ve tarihi bir karar alırlar. Bu karar öylesine sıra dışıdır ki akıllara durgunluk verecek kadar kahramancadır. Biz her ne kadar Avustralya’da yaşıyorsak da Türk’üz. Madem vatanımıza savaş açılmış, ülkemize, istiklalimize göz dikilmiş, o halde biz de Avustralya Devletine savaş açalım derler. Ellerine kâğıt, kalemi alırlar ve o dönemin sömürge valisine yazarlar. “Biz iki Türk, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, devletimiz Osmanlıya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Türk askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız. Bu bir Osmanlı Savaş Fermanı’dır. Avustralya’ya duyurulur.”

Avustralyalı yetkililer mektubu alır, okur ama ciddiye almaz. Ancak Gül Mehmet, Molla Abdullah, Broken Hill bölgesindeki Beyaz Kayalık denilen dağlık bölgede siper alırlar. Dondurmacı Abdullah ve Kasap Mehmet bir de derme çatma Türk bayrağı yaparlar ve kayalığa dikerler. Bu arada Avustralyalı askerler limanlara trenle sevk edilmekte, gemilere bindirilip, Çanakkale’ye gönderilmektedirler. İlk eylemleri piknik treni denen bir trene saldırıdır. Trenin üzerinden geçtiği rayları sökerler. Tren devrilir. Silahlı çatışmalar çıkar. Sonrasında karakollara baskınlar düzenlerler. Başlangıçta ne olduğunu anlayamayan Avustralyalılar en nihayet meseleyi kavrarlar ve kendilerine gönderilen mektubun ciddiyetinin farkına varırlar. Bölgeye 250 kadar asker ve bir o kadar da polis ve sivil gider. Akılları bir türlü almaz. Nasıl oluyor da iki Türk koskoca bir devlete savaş açar? Ancak yapacakları tek şey vardır. Karşılık vermek. Tarihin garip bir cilvesidir ki bu savaş Avustralya’nın ilk resmi savaşı olarak tarihe geçecektir. Düşman askeri ile kıyasıya bir mücadele başlar. Günlerce sürer. Pek çok Avustralya askerini öldüren bu iki Türk askeri nihayet beyaz kayalıklarda şehit edilirler. Bu iki askerimizin hatırasına ve yiğitliğine saygı için eskiden Beyaz Kayalık denilen o bölgeye günümüzde Türk Kayalıkları denilmektedir.

Bu iki cesur yürek adına, Araştırmacı-Yazar Bilâl Şimşir 1997’de Canberra Büyükelçiliği sırasında, bir şehitlik yapılmasını düşünür. Türk kayası denilen kayanın, yapılacak bir düzenleme ile "Türk Şehitlik Anıtı" haline getirilmesini ve bu anıta Atatürk’ün Anzak askerleri için söylediği sözlerinin bir plaket halinde konmasını tasarlar. Yapılan yazışmalar sonunda Broken Hill Belediye Meclisi konuyu tartışır ve “Şehitler Anıtı” yerine Türk Avustralya dostluğu kapsamında, şehitlik yerine “Türk-Avustralya Dostluk Anıtı” yapılmasının daha uygun olacağını bildirir. Ama ne gariptir ki söz konusu anıt bir türlü yapılamaz. Büyükelçi Bilal Şimşir’de ne yazık ki anıt çalışmalarından vazgeçmek zorunda kalır.

Bu vesile ile I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesi ve diğer cephelerde şehit düşmüş olan askerlerimiz ile yurtlarından binlerce kilometre uzakta, Avustralya’da şehit düşen bu iki aziz Türk evladını saygıyla anıyor, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum.”

Etkinlik katılımcılara teşekkür belgesi ve slayt gösterimiyle sona erdi.