FİLİPİNLER




Güneydoğu Asya’da, Çin ve Tayland’ın güneyinde, Endonezya ve Malezya’nın doğusunda, tamı tamına 7017 adadan oluşan bir ada ülkesi Filipinler. Coğrafik konumundan dolayı yeni yılı ilk karşılayan ve gün içinde de güne ilk merhaba diyen ülkelerden biri aynı zamanda. Türkiye’ye uzak olması nedeniyle her ne kadar fazla tercih edilen bir tatil yeri olamasa da aslında deniz, kum, güneş isteyen için vaat ettikleri gerçekten görmeye değer.

Resmi adıyla Filipinler Cumhuriyeti olan bu bol adalı devletin 7 bin küsur adasının bir kısmı günün her saati orada değil. Okyanusun tam ortasında bulunduğundan dolayı gel-git hareketleri ülke genelinde son derece net bir şekilde görülebiliyor. Öyle ki belirli adalara yalnızca günün erken saatlerinde ulaşım var, öğle saatlerinde de oradan ayrılmak gerekiyor. Çünkü bembeyaz kumlarla kaplı bu güzel adalar öğleden sonraları sular altına gömülüveriyorlar. Bu küçükler dışında yaşam çoğunlukla 3 büyük kara parçası etrafında yoğunlaşmış: Luzon, Visayas ve Mindanao.

Ülkede en çok turist çeken, ticari ve idari faaliyetlerin yoğunlaştığı yer olan başkent Manila, Luzon’da yer alıyor. Her türlü Amerikan menşeili işletme ve markaların kolaylıkla bulunabildiği Manila’ya ‘Küçük Amerika’ diyenler de var. Trafiği, kalabalığı ve sürekli koşuşturmacasıyla Manila gerçekten de İstanbul’u aratmıyor. Ancak Filipinler’deki yaşamı tam anlamıyla yansıtabildiğini söylemek zor. Gökdelenler ve alışveriş merkezlerinin arasında insanların gerçekten de ne zor şartlarda yaşadığını görebilmek kolay değil. Elbette her köşe başını kesen sokak çocukları bu konuda yabancılara bir ipucu verebiliyor. Hayat koşulları onları bu şekilde sokaklarda yaşamaya itiyor maalesef; ama yine de Manila’ya gidenlerin gözünü dört açmasında fayda var, çünkü yan kesicilik sıklıkla rastlanılan bir suç tipi.

Filipinler Pasifik Deprem Kuşağı’nın tam ortasında yer alıyor, bu sebeple sıklıkla şiddetli depremler oluyor. İklim koşulları da tayfun ve akabinde gerçekleşen sel felaketlerine oldukça elverişli. Kısacası Filipinler halkının hayatı pek kolay değil, ama ülke doğal kaynaklar bakımından oldukça zengin. Uzun yıllardır sömürgecilik faaliyetlerine konu olmasının sebebi bu olsa gerek.

Dünyanın en kalabalık 12. Ülkesi olan Filipinler’de 100 milyonu aşkın insan yaşıyor. Buna ek olarak 10 milyonu aşkın Filipinli bir nüfusun ülke dışında yaşadığı da tahmin ediliyor. Sonuçta Filipinli dadılar ülkemizde de son derece revaçta. İngilizce’nin resmi dillerinden biri olması ve ana dil olarak öğrenmelerinin bunda etkili olduğuna kuşku yok.

Modern dünyanın Filipinler’in farkına varması Coğrafi Keşifler dönemiyle birlikte oluyor. Magellan’ın bu ülkede karaya çıkmasıyla ülke için İspanyol sömürgeliği başlıyor. Zaten İspanyolca sözcükler hem insan isimlerine, hem yer adlarına, hem de çeşitli kelimelerle halkın diline yerleşmiş; hem de sömürgeciliğin sonlanmasının üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen bu etki hala varlığını sürdürüyor. Hatta bizzat ülkenin adı da dönemin İspanyol kralı II: Felipe’yi onurlandırmak için Filipinler olmuş. Manila’dan geçiş Amerika ve Asya kıtaları arasındaki ticareti ve geçişleri kolaylaştırdığı için İspanya sömürgesi tam 300 sene devam etmiş. Bu esnada Roma Katolikliği de halkın büyük bir çoğunluğunun dini haline gelmiş. Ancak din bakımından halkın homojen olduğu söylenemez. Sayıca daha az da olsa ülkede yerel dinlere inananlar ve Müslümanlığı kabul etmiş bir kesim de mevcut.

Sonrasında Japonyalılar tarafından işgal edilmiş, ardından da Amerika’nın egemenliğine girmiş. Bağımsızlığını kazandığı tarihse diğer sömürge devletlerle birlikte II. Dünya savaşı yılları sonrası. Bu bağımsızlık ne yazık ki demokrasiyle bir arada olmamış, ülke 1986 yılına kadar Ferdinand Marcos tarafından diktatör rejimle yönetilmiştir. Kısacası her ne kadar fazla adı geçmese de tarihi altyapısı derin ve yaşanmışlığı olan bir ülke Filipinler.

İspanyol sömürgeciliğin en çok damgasını vurduğu yerlerden biri de Cebu adlı şehirdir. Meşhur İspanyol kilisesinden, geniş sokaklarına kadar mimari açıdan da İspanyol etkisi rahatlıkla hissedilir düzeydedir. Zaten ülkede o ana kadar siyasi birliğin kurulamamış olması deyim yerindeyse İspanyolların ekmeğine yağ sürmüştür. Böylece İspanya birbiriyle bir türlü ortak paydada buluşamayan takımadaları kolaylıkla hizaya getirebilmiştir. Roman Katolik misyonerler de halkı dini açıdan İspanya etkisine almıştır. Aslında o zamana kadar ülkede yayılan din İslamiyet’tir. Çünkü misyoner Arapların adaya gelişi aslında 14. Yüzyıla dayanır. Şimdilerdeyse Hıristiyan halkın oldukça dindar olduğu söylenebilir. Vaftizler ve pazar ayinleri ülkenin günlük hayatının bir parçasıdır, ayrıca resmi olarak mümkün olsa bile dini açıdan boşanma hala halk genelinde hoş karşılanmamaktadır.

Ülkemizde Filipinler deyince akla gelen ilk şey belki de Ferdinand Marcos’un karısı Imelda’nın ayakkabılarıdır. 1972 yılında ülkede sıkıyönetim ilan edildikten sonra Marcos ülkeyi diktatörlük rejimi altında yönetmeye başlamış, basına sansür ve insan hakları ihlalleri bunun beraberinde gelmiştir. Ülkede yoksul sayısı hızla artarken ve yaşam kalitesi hızla düşerken Imelda Marcos’un savurganlığı daz uzun yıllar tepki çekmiştir. Sevenleri tarafından ‘Demir Kelebek’ diye de anılan Imelda sarayı terk ettiğinde ardında binin üzerinde ayakkabı bırakmıştır, bu ayakkabıların bir kısmı Marikina şehrinde, Filipinler Ulusal Müzesi’nde sergilenmektedir.

Günümüzde Filipinler’de cumhuriyetin de gerektirdiği gibi bir demokratik yönetim biçimi hakimdir. Ancak ne yazık ki halkın siyasetçilere olan inancı az, yolsuzluk iddiaları fazladır. Ülke uluslararası ilişkiler söz konusu olduğunda en çok Amerika’yla müttefik olmaktadır. Ortak tarihin bundaki etkisi göz ardı edilemez elbette. Amerika’nın, Filipinler iç siyasetindeki pozisyonu ve etkenliği sıklıkla tartışma konusu olmaktadır. Japonya’yla arasında görünürde herhangi bir husumet yoktur aslında, ama yerel halkla konuşulduğunda hala Japonların zulümleri ve Amerika’nın onları Japonya’dan kurtardığından bahsettikleri duyulmaktadır. İspanya’yla tarihi bağları ve kültürel benzerlikleri de Avrupa’yla ilişkilerini kolaylaştırmaktadır. Bir de tabi Orta Doğu ülkelerinde çeşitli alanlarda işçilik yapan binlerce Filipinliyi sayarsak, uluslararası ilişkiler yönünden Filipinler’in oldukça dallanıp budaklanmış olduğunu söyleyebiliriz.

Bu şekilde genel olarak Dünya devletlerinin gözünde olumlu bir itibara sahip olsa da son zamanlarda Filipinler’in de bazı uluslar arası krizlerde adı geçiyor: Güney Çin Denizi üzerinde Çin’le yaşadığı anlaşmazlıklar üzerine hukuki mücadele sonucu Filipinler’i haklı gösteriyor. Ancak uluslar arası hukukun yaptırımı olmaması sebebiyle bu hukuki durum uygulamaya yansır mı şimdilik bilinmez. Bununla birlikte ülkenin güneyinde terör sorununun da yıllardır çözülemediğini söylemeden geçmek olmaz. Gerçi bu alanda söz konusu olan terör daha yerel.

Türk televizyon izleyicisi Filipinler’i zaten 2009 yılındaki Survivor: Kızlar ve Erkekler adlı yarışmadan hatırlar. İşte Filipinler gerçekten de öyle el değmemiş ve doğa harikası pek çok adayı içinde barındıran bir ülke. Karalar arasındaki su kütleleri de ülke coğrafyasına dâhil sayıldığından hiç de küçük olduğu söylenemez. Dağlık adalarının pek çoğu tropikal ormanlarla kaplıdır. Bu dağların büyük sıradağlar olduğu düşünülmemeli tabi. Ufak tefek volkanik tepelerden bahsediyoruz. Pek yüksek bir ülke değil, ancak en alçak noktası olan Galate Çukuru aynı zamanda Dünya’nın en alçak üçüncü noktası. Yüzeyinin büyük bir kısmı deniz seviyesinde olan bir takımada ülkesi için son derece normal olsa gerek bu durum.

Ülke Pasifik deprem kuşağında bulunduğundan volkanik ve sismik faaliyetler sıklıkla görülür. Öyle ki günde yaklaşık 20 deprem tespit edilmektedir, neyse ki hafif dereceli depremler bunlar. Son büyük deprem 1990 yılında Luzon’da gerçekleşmiş. Pek çok aktif volkan bulunmakta, tabi her volkanik bölgede olduğu gibi doğal miraslar da bolca bulunuyor. Bunlardan en güzeli de Puerta Princesa Doğal Parkı’nda bulunan Yeraltı Nehri.

Yeraltı Nehirleri sıklıkla karşımıza çıkan şeylerden biri değil. Filipinler’deki de ülkenin batısındaki Palawan adasında bulunuyor. Ne olduğunu görmeden hayal edebilmek de kolay değil tabi. Kocaman kayalıklar altında yeraltına doğru uzanan bir mağara düşünün. İşte o mağarada yaya dolaşmak mümkün değil; çünkü mağaranın içinden devasa bir ırmak akıyor. Yer yer açılmış olan obruklardan sızan ışık sayesinde, yüzyıllardır akan nehrin yarattığı envai çeşit şekli ve duvara işlenmiş izleri görebiliyorsunuz. Tabi binlerce yarasa ve sineğe hazır olmak gerekiyor. Ama onlar bile yoğun turist trafiğine alışmışlar belli ki, siz kayıkla geçip giderken hiçbiri rahatsız etmiyor. Haliyle kendi kayığınızla girmeniz mümkün değil. Günlük olarak turlar düzenleniyor nehri rehber eşliğinde kayıkla geçebilmeniz için. Zaten Yeraltı Nehri’ne bir doğal parkın içinden geçilerek gidiliyor. Bu doğal parkta da hiç görmediğiniz bitki ve hayvan türlerini görmeniz mümkün. Ancak cüzdanınız, su şişeniz ve yemeğinizin peşindeki hırsız maymunlara dikkat edin; neyse ki eğitmenlerinin sözünden çıkmadıkları için çantalarınızı hemen, ve eksiksiz olarak, geri alabiliyorsunuz.

Palawan’a gidilmişken adanın en batısındaki El Nido’ya gitmeden olmaz tabi. Bu küçük tatil kasabası her yıl o kadar çok turist çekiyor ki sokaklarda yerlilerden çok yabancılarla karşılaşıyorsunuz. Ancak ülkenin en batısında bulunduğu için en güzel günbatımı burada izleniyor. Bununla birlikte El Nido’da çok fazla ada var. Kanoyla ya da botla ada turuna çıkarsanız bir denizin sahip olabileceği en güzel mavi tonu, tropikal iklimlerde yaşayan deniz canlıları, hatta şanslıysanız çeşitli ülkelerin programlarını çektiği Survivor adalarına bile rastlayabilirsiniz.

Yalnız Filipinler’le ilgili şunu söylemeden geçmek olmaz: iklimi gerçekten çok sıcak. Aslında ülkede 3 farklı mevsim var: sıcak ve kurak mevsim, yağmur mevsimi, kuru ve soğuk mevsim. Ancak kuru ve soğuk mevsimi Anadolu’da gördüğümüz soğuk ve kuru ayazla karıştırmamak gerek. Zira soğuk mevsimde görülen en düşük sıcaklık 25 derece. Bir de nem faktörü var tabi. Öğlen saatlerinde güneş gerçekten de değdiği yeri yakıyor. Yağmur mevsimindeyse bir şemsiye edinmek şart. Ama hava he yağmurluk, he de yağmur çizmesi için fazlasıyla sıcak. Şehirlerin arıtma sistemleri fazla gelişmiş olmadığından her yağmur sonrası , ki bu belli dönemlerde her gün demek, yerler su birikintileriyle doluyor. Düzleştirilen saçlar elektrikleniyor, neme dayanıksız aletler bozuluyor. Kısacası nem insan hayatını her yönden etkiliyor. Ama o nem sayesinde yetişen meyvelere değer mi sorusunun cevabı koca bir evet.

Günün her öğününde bolca ananas yendiği söylenebilir. Filipinliler formlarını buna borçlu olsa gerek. Aynı zamanda mango da bolca tüketiliyor. Hem de ülkemizde gördüğümüz yeşil, tam anlamıyla olgunlaşmamış mangolar değil bunlar; güneşte tam anlamıyla olmuş turuncu ve son derece tatlılar. Papaya ve avokado da her manavdaki popüler meyvelerden. Karşılaştırmak gerekirse oradaki muzların da buradan farklı olarak fazlasıyla sarı olduğu söylenebilir. Zaten çiğ yemelik muzları ve pişirerek tükettikleri, biraz da kısa ve tombulca olan muzları farklı. İşin aslı meyve salatası da Filipinler’de çokça tüketilen, her buluşmada masadaki yerini kapan bir tatlı türü. Tatlı demek daha doğru, çünkü meyve karışımına çok fazla şeker katılıyor. Yabancı damakları şaşırtabilecek düzeyde hem de. Bunların başında da ‘Durian’ geliyor. Dışı sivri dikenlerle dolu bir meyve durian ve seveni çok severken sevmeyeni de adeta nefret ediyor. Çünkü durianin gerçekten çok kötü bir kokusu var. Hatta Filipinler’de durian için şöyle söyleniyor: ‘Kokusu cehennem gibi, ama tadı cennet gibi’

Güneydoğu Asya ülkelerinin tipik bir özelliği olarak en çok tüketilen besin pirinç. Ülkemizdeki ekmeğin yerini orada tam anlamıyla pirinç alıyor. Çünkü pirinç tek başına tüketilmiyor, yanında illa ki katık bulunuyor. Ama diğer yiyecekler de pirinçsiz yenmiyor. Kısacası pirinç Filipinler mutfağının vazgeçilmez bir parçası. Sade pirinç, balıklı pirinç, sarımsaklı pirinç, soya soslu pirinç şeklinde çeşitlendirmeye çalışıyorlar. Pirinç sevmeyenler için ekmek bulmak da oldukça kolay, fırınlarda günlük taze ekmek çıkıyor. Ancak bu ekmekler de biraz tatlı, çoğunlukla da ananaslı-mangolu-çikolatalı oluyorlar. Yine de lezzetli oldukları söylenebilir.

Filipinlerde yenilmeden dönülmemesi gereken şey tabi ki balık. Tropikal balıklar hem çok çeşitli, hem de çok lezzetli. Tavuk ve et pişirme konusundaysa maalesef pek zengin olduğu ve çok şey vaat ettiği söylenemez. Yine de fazla ekstrem, kabul edilmeyecek yiyecekler değil bunlar. Sofradan tok kalkmak zor değil yani. Tabi ülkede sıklıkla kullanılan domuz etine karşı dikkatli olmak gerekiyor; ama ülkedeki Müslüman nüfus için helal yiyecekler de her yerde mevcut. Filipinler’de doymak son derece kolay.

Filipinler mutfağının en zengin olduğu konu sokak yemekleri. Her köşede yerel ve hızlıca hazırlanan, çabuk tüketilebilen yiyecekler bulabiliyor insan. Siomai, saopai, halo-halo, kwek-kwek, muron, banana cue gibi enteresan isimli pek çok yemek gerçekte isminden de enteresan aslında. Örneğin muron, yüksek sıcaklıkta eritilen pirincin çeşitli soslarla karıştırılmasıyla hazırlanan bir tür tatlı. Halo-halo da tatlı patatesten oluşturulan tuhaf ve mor bir kremayla isteğiniz yönündeki başka yemişleri karıştırarak hazırladıkları bir tür dondurma. Kwek-kwek ise tavuktan elde edilen bir sos içinde kızartılan ve acı sosla servis edilen son derece lezzetli bir yumurta. Kısacası Filipinler’de yeni lezzetler arayışına girmenize gerek yok, yeni lezzetler sizi buluyor çünkü.

Ekvatoral bölgelerin havası, suyuyla orada bulunan canlılar da değişik oluyor haliyle. Filipinler’de bulunan yağmur ormanları pek çok kuş, bitki, böcek ve deniz canlısına ev sahipliği yapar. Biyoçeşitlilik bakımından Filipinler sayılı ülkelerdendir. Yalnızca Filipinler’e özgü yüzün üzerinde memeli, iki yüze de yakın kuş türü vardır. Takımadalardan oluştuğu için büyük yırtıcı hayvanlar ülkede bulunmaz. Afrika savanlarında olduğu gibi aslan, kaplan, leopar, fil yoktur yani. Ama Filipinler’in ulusal kuşu Filipin kartalıdır. Yalnızca burada bulunan bu kuşun dünyanın en büyük kartalı olduğu bazı araştırmacılar tarafından kabul edilir. Bununla birlikte dünyanın en küçük primatı da burada bulanan tarsierdır. Bir işaret parmağı büyüklüğünde bir maymun olan tarsierlar Bohol adlı şehirde korunmakta ve binlerce turist tarafından ilgi görmektedir. Kocaman gözleriyle son derece sevimli ve tuhaf görünüşlü olan bu hayvanlar gündüzleri uyur, geceleri avlanırlar.

Bu arada dünyanın en büyük timsahı sıfatını taşıyan Lolong da Filipinler’de yakalanmıştır. Elbette ülkemizde alıştığımızdan çok daha büyük boyutlara ulaşabilen ve uçabilen hamam böcekleri, devasa örümcek ve karıncaları da turistlerin karşılaşmayı ummadığı, son derece karakteristik canlılar.

Filipin sularındaysa hem yemelik, hem de süs balığı cinsinden binlerce farklı cins balık bulunur. Mercanları da endemik varlığın önemli birer parçasıdır; hatta incilerin diğer ülkelere oranlara çok ucuz olduğu söylenebilir. Hatta inci setleri görünce insan sahte olduğunu düşünüyor bir an, çünkü batı ülkelerinde gerçek incileri o bedele satın almak pek olası değil. Ancak en ciddi sorunlardan biri Filipinler’de yasa dışı kesimler ve kundaklamalar yoluyla ormanlık alanların yok edilmesi. 90lı yıllarda ülke genelindeki ormanlık arazilerin oranında %18’lik bir azalma görülmüş ve bu yalnızca on yıllık bir grafik. Bu yok oluşu yalnızca orman olarak düşünmemek lazım elbette. Ormanların ev sahipliği yaptığı pek çok farklı canlı organizma da beraberinde yok oluyor.

Tüm bu zenginlikler Filipinler’in bir tatil cenneti olmasını sağlıyor tabi. Her şeyden önce deniz-kum-güneş üçlüsünün peşinden gidildiğine Filipinler mükemmel bir durak. Yılın her anı denize girip güneşlenmeye müsait bir sıcaklıkta. Denizi mavinin en güzel tonlarında ve ada ülkesi olmasının verdiği avantajla dört bir yanı plaj. Hem de uçsuz bucaksız, yumuşacık ve bembeyaz kumlarla kaplı plajlar bunlar. Hele de okyanus kıyısında olan plajlarda gelgit etkisi de rahatça fark edilebilir olduğundan, sular çekildikten sonra deniz kenarında yumuşacık kumlar üzerinde yürümenin zevki paha biçilemez.

Kuzeyde bulunan Bagieu şehri de önemli bir turistik nokta. Çünkü Filipinler’de taraçalar şeklinde düzenlenmiş pirinç tarlalarının görülebildiği tek yer orası. Filipinler sıcağından bunalanlar için de güzel bir alternatif, çünkü ülkenin en serin kısmı burası. Yıl boyunca sıcaklıklar 18-19 derecede seyrediyor. Pirinç tarlasından bahsedince ananas tarlalarından bahsetmemek de olmaz. Filipinliler’in de bol bol övündüğü ananas tarlalarının gerçekten çok güzel bir görüntüsü var. Büyük otlarla kaplı bir deniz gibi denilebilir. Ayrıca ananas tarlalarında çalışan işçiler için kurulan küçük ama tam teçhizatlı işçi kasabaları da film platolarından fırlamış gibi.

Bohol adlı şehirde de küçük maymun tarsierla birlikte görülmesi gereken bir yer var, mükemmel denizinin dışında tabi: Çikolata Tepeleri. Geniş bir arazi üzerinde minik minik kahverengi tepelerden oluşan ilginç bir manzara var burada. Dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan bu coğrafi şekli açıklamak için Filipinliler bir sürü efsane yaratmış. Bunlardan en hüzünlüsü de bir insan olan sevdiği kızına kavuşamayan devin ağladığı yere, gözyaşlarının bu tepeleri oluşturmuş olduğuna ilişkin öykü.

Filipinler insanlarıyla ilgili en güzel şeyse turistlere karşı son derece ilgili ve yardımsever olmaları. Neredeyse herkesin iyi düzeyde İngilizce bilmesi bu işi kolaylaştırıyor tabi. Ama turistlere sürekli anlatılan yankesicilik ve adam kaçırma gibi şeylerin yanında son derece yardımcı ve iyi niyetli oldukları da göz ardı edilmemeli. Örneğin Filipinler’de size önerilen yemeği gerçekten tok olduğunuz için geri çevirseniz bile o yemek bir şekilde önce tabağınıza, sonra da midenize girer. Çünkü misafirperverlik gereği Filipinliler hayırı cevap olarak kabul etmez. Bununla beraber yabancılar için biraz zorlayıcı olabilirler, çünkü genellikle doğrudan iletişim yerine istediklerini veya kızgınlıklarını, üzüntülerini sezdirme yoluyla karşı tarafa geçirirler. Yani eper dolaylı bir kültür oldukları söylenebilir. Bu durumda Filipinli olmayan birisinin nerede hata yaptığını veya nerede ne yapması gerektiğini anlaması çok zor olur.

Yine de hem küçük çocukların korunması, gözetilmesi hem de büyüklere saygılı olunması gerektiği konusundaki hassasiyet ülkemize çok benziyor. Zaten Filipinliler’in Türklerle ilgili tanıdığı ilk kişi Atatürk, ikincisiyse Yılmaz Bektaş. Eski Filipinler güzeli Ruffa Gutierrez ile bir dönem evli kalan iş adamı her Filipinli’nin tanıdığı bir isim. Hatta aralarında Bektaş’ı Türkiye’nin kraliyet ailesi mensubu olduğunu düşünenler bile var. Bu da tabi Filipinliler ve Türkler arasında komik diyaloglara sebep olabiliyor.

Genel olarak halkın hem Güneydoğu Asya, hem de sömürgeciliğin etkisiyle Batı kültürünü harmanladığı söylenebilir. Amerikan ve İspanyol kültürü de ülkenin dört bir yanında kendini hissettirmektedir. Ülkenin en ünlü şölenleri olan Moriones ve Sinulog festivallerinde dans ve müzik ön plana çıkarken, bir dizi dini bayram da yıl boyu kutlanmaktadır. Filipinlilerin genel olarak dindar oldukları da söylenebilir. Örneğin her evde küçük bir dua köşesi bulunmakta, ailelerin büyük çoğunluğu Pazar ayinlerine katılmaktadır.
Filipinler kilometre olarak Türkiye’ye çok uzak bir ülke, ancak kilometrelerin bir anlamı kalmadığı günümüz global dünyasında uçakla Filipinler’e gitmek çok kolay. Hem iklimi, hem kültürü, hem de farklılıklarıyla herkesin aklındaki bir seyahat seçeneği olmayabilir. Ama macera arayanlar ve bir kültürün ne kadar farklıysa o kadar unutulmaz olduğunu düşünenler Filipinler’i mutlaka haritalarına işaretlemeli. Çünkü hem güzellikleri, hem de zorluklarıyla bu güzel ülke insanın ömrü boyunca unutamayacağı anılar vaat ediyor aslında. Bu yaşanmışlıklar da bir gezginin seyahatinden umabileceği en güzel şey belki de.

Petek Şah