İBRAHİM ŞERİF: "BU DURUM İNSAN HAKLARINA DA, LOZAN’A DA, DİĞER İKİLİ ANLAŞMALARA DA AYKIRIDIR"




Özcan Aliosman (GÜMÜLCİNE)- Gümülcine Seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif, müftülüklerle ilgili açıklanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hakkında Rodop Rüzgarı Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

Öncelikle SİRİZA ANEL koalisyon hükümetinin azınlığa bakış açısını nasıl buluyorsunuz?

İ. ŞERİF: SİRİZA ANEL Koalisyonu azınlığa söylemlerinde büyük ümitler verdiği için Batı Trakya Müslüman-Türk Azınlığı oylarını SİRİZA Partisi’ne verdiği için azınlıktan üç milletvekili bu partiden seçildi. Fakat daha sonra gördük ki azınlık sorunlarının halledilmesinde hiçbir gelişmenin olmadığına şahit olduk. Hatta azınlık problemlerinin üzerine daha yeni problemlerin eklendiğini gördük. 

Batı Trakya’daki Müftülük Sorunu ve bugüne kadar bu konuda atılmış adımlar nelerdir, bizlere tarih içerisinde yaşananlardan biraz bahseder misiniz?

İ. ŞERİF: Bana göre Balkan Savaşı sonrası imzalanan 1913 Atina Antlaşması’na bakmak gerekir. Osmanlı İmparatorluğu Balkanlarda kalan Müslümanlarla ilgili olarak Bulgaristan ve Yunanistan ile antlaşmalar imzalamıştır. Bulgaristan ile yapılan antlaşma İstanbul’da yapıldığı için “İstanbul Antlaşması”, Yunanistan ile yapılan antlaşma Atina’da yapıldığı için “Atina Antlaşması” olarak kayıtlara geçmiştir. Müslümanlar bir yerde Azınlık olarak kaldığı zaman nasıl idare edilirler şeklinde İslam hukukunda bir uygulama olmadığını görüyoruz. İslâm literatüründe Müslümanların içinde bir gayrimüslim azınlık bulunursa, onlara nasıl muamele yapılacağı vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslimlere daima Kur’an-ı Kerim’e ve sünnete uygun muamele yapılmıştır. Mesela; Fatih Sultan Mehmet’in her caminin yanına birer kilise dediği gibi. Hatta Fatih döneminde Patriklere ‘Eman’ belgesinin verilmesi gibi. Bu durum Kur’an-ı Kerim ve sünnetten doğan bir uygulamadır. Temelinde de yatan, ‘Gayrimüslimler bize Allah’ın bir emanetidir.’ Dolayısıyla gayrimüslimlere dokunulamaz, hakları da yenilemez. Osmanlı döneminde asırlarca gayrimüslimler bu esaslara dayalı şekilde yaşadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Müftülük Sorununda zaman zaman dile getirilen Baş Müftülük kavramı nedir, bundan biraz bahseder misiniz?

“BAŞ MÜFTÜLÜK HİÇBİR ZAMAN SEÇİLMEDİĞİ İÇİN BU YÜK DAHA ÇOK MÜFTÜLERİN ÜZERİNDE KALMIŞTIR”

İ.ŞERİF: Bildiğimiz kadar Hıristiyanlık dogmasında şu var; Bir Patriği seçebilmek için, Metropolitlerden oluşan Sen Sinod Meclisi olması gerekmektedir. Sanki 1913 Atina Antlaşması’nda Hıristiyan dogması göz önünde bulundurularak,  Patriğin karşılığı bir Baş Müftü, Metropolitlerin karşılığı da Müftüler olarak ikame edilmiştir. Baş Müftüyü de Müftüler seçer. Müftüleri de halk seçer. Fakat bizler hiçbir zaman Baş Müftü görmedik. Müftülükler ise daima vardı. Patrik milletin başı olarak kabul edilmiş, burada da antlaşmada Baş Müftü millet başı kabul edilmiştir. Fakat Baş Müftü hiçbir zaman seçilmediği için bu yük daha çok müftülerin üzerinde kalmıştır. Atina Antlaşması’nda müftülerin yetkilerine geniş bir şekilde yer verilmiştir.

1919 yılında Batı Trakya Yunanistan’a ilhak edilmiş, 1913 yılında imzalanan Atina Antlaşması’nı, Yunanistan 1920 yılında Yunan Meclisi’nden geçirerek 2345 sayılı yasa durumuna getirmiştir. Böylece bu antlaşma Yunanistan’ın bir kanunu durumuna da gelmiştir. I. Dünya Savaşı’nın ardından 1923 yılında Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Savaş yılları esnasında toplumların bölünmesi vs. gibi durumlardan dolayı Lozan Antlaşması öncesinde 1922 yılında Milletler Cemiyeti'nin Yakındoğu'daki göçmen sorununu Lord Curzon'un konferansa getirdiği Dr. Nansen'in mübadele konusundaki fikirlerini sunması neticesinde 1923 yılında Lozan Barış Antlaşması’nda halkların mübadelesine gidilmiştir. Dolayısıyla Anadolu’dan yüzbinlerce Hıristiyan Yunanistan’a, yine yüzbinlerce Müslüman da Türkiye’ye gönderilmişlerdir. Dolayısıyla Türkiye’de İstanbul Belediye sınırları içindeki Rumlar ile Bozcaada ve Gökçeada Rumları kalmış, Yunanistan’da ise Batı Trakya Müslüman Türkleri kalmıştır.

Müftülük Sorununa bugüne nasıl gelindi?

“BATI TRAKYA’DA MÜFTÜLÜK MESELESİNİN BİR HÜKÜMET MESELESİ OLMADIĞINA İNANIYORUM”

İ.ŞERİF: Tüm bu gelişmelerin ardından Yunanistan yanılmıyorsam 1928 yılından itibaren Türkiye’deki Mitropolitlerin karşılığı olsa gerek, ülkemizde peyderpey 12 Müftülük ihdas etmiştir. Fakat bunlar 1952 yılına kadar kâğıt üzerinde varolmuştur. Daha sonra bu bölgelerde Müslüman kalmadı gerekçesiyle ilga edilmişlerdir. Bu arada her ne kadar Azınlıktan Baş Müftülük konusunda istekte bulunulmuşsa da, hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır.

Batı Trakya’da Müftülük meselesinin bir hükümet meselesi olmadığına inanıyorum. Geçmişten günümüze kadar birçok hükümet azınlığa sormadan çeşitli zamanlarda çeşitli şekillerde kanunlar ve kararnameler çıkararak azınlığın antlaşmalardan doğan hakları konusunda değişiklikler yapmışlardır. Lozan Antlaşması’nın 42. Maddesine göre ‘kendi kurum ve kuruluşlarını oluşturur dolayısıyla kendi kültürünü yaşatır’ ibaresi vardır. Hıristiyan âleminin kültürünün temelinde kilise vardır. Müslümanların da temelinde cami ve okul vardır.

“MEÇO CEMALİ DE MÜFTÜ SEÇİMİNE ‘EVET’ DİYORDU”

1985 yılında Gümülcine Müftüsü Hafız Mustafa Hüseyin vefat ettikten sonra, Azınlığa sorulmadan azınlığın içinden bir kişi naip tayin edildi. Bu duruma Azınlık tepki gösterdi ve bu kişi koltukta oturmadı. Azınlığın bütün kesimleri top yekûn bir mücadele verdi. Bu mücadelenin neticesinde Müftülük makamı birkaç ay boş kaldıktan sonra 1985 yılı sonlarına doğru Müftü Naibi olarak Meço Cemali getirildi. Halbuki Meço Cemali de bu makama tayin edilmezden evvel hep birlikte Müftü seçiminin yapılması konusunda mücadele veriyorduk. Meço Cemali de Müftü seçimine ‘Evet’ diyordu.

Azınlık seçim konusunda ısrar edince dönemin milletvekilleri İskeçe’de Ahmet Faikoğlu, Gümülcine’de Dr. Sadık Ahmet ve din adamlarının ortak çalışması neticesinde camilerde Müftü seçimine gidildi. Müftülük seçimi İskeçe’de 1990 yılının Ağustos ayında, Gümülcine’de ise 1990 yılının Aralık ayında yapıldı. Aralık ayındaki bu seçimden yaklaşık 4 gün önce dönemin Cumhurbaşkanı Kostas Karamanlis’e Selanik’te bir Müftülük yasası imzalatıldı. Yani 2345 sayılı yasa iptal ettirildi ve 1091/1090 Yasası imzalatıldı. Bu yasada en vurucu olan taraf, müftülerin tayin edileceği, 10 yıl İmamlık yapanın Müftü olabileceği şeklindeki maddelerdir. Bu yasa günümüzde de devam etmektedir.

Son kararname taslağıyla ilgili görüşleriniz nelerdir?

“BU KARARNAMENİN AZINLIK TARAFINDAN KABUL EDİLECEK BİR TARAFI DA YOKTUR”

İ.ŞERİF: 28 Ağustos 2018 tarihindeki kararnameye baktığımızda bunun Müftülerle alakalı olmadığını görüyoruz. Son kararname atanan müftüleri birer devlet memuru olarak görmektedir. Dolayısıyla müftülüklerin işlevselliğinden bahseden bir yasadır. Burada bir nevi iç tüzük hazırlanıp müftülük makamına yeni şekil verilmek istenmektedir. Bu gün atananlar müftü olarak değil, naip olarak atandı. Ama ne zaman gidecekleri de belli değil. Kısaca yeni yasada müftünün altına bir genel sekreter, onun altına hukuk işlemlerini yapan bir bölüm ve arşiv bölümü diye bir bölüm oluşturulmaktadır. Ayrıca bugün müftülüğün kullandığı mühür de değiştirilmektedir. Yazışmaların da tamamen Yunanca olacağı belirtilmektedir. Kısaca Yunanistan devleti başka bir azınlık mensubunun dinine karışmadığı halde bizim dinimizi bütün yönleriyle bağlayıp bu şekilde kontrol altına almak istemektedir. Bu durum insan haklarına da, Lozan’a da, diğer ikili anlaşmalara da aykırıdır. Dolayısıyla bu kararnamenin Azınlık tarafından kabul edilecek bir tarafı da yoktur.

Son olarak ülkemiz Başbakanı Aleksis Çipras’a ve daha sonra Azınlık insanına hangi mesajı vermek istersiniz?

“BİRLİK OLMAMIZ AZINLIĞIMIZIN HER ZAMAN KURTULUŞU OLACAKTIR”

İ. ŞERİF: Her zaman söylüyorum, ben tüm bu gelişmelerin siyasi olduğuna inanmıyorum. Burada planlı bir uygulama vardır. SİRİZA Partisi’nden bile milletvekilimiz bu duruma isyan ediyor. Yine Sayın Başbakan Çipras’tan bu yanlıştan dönülmesini talep ediyoruz. Böyle bir durumun insan maneviyatına dikte edilmesi her şeyden önce insanlığın fıtratına aykırıdır. Tekrar ediyorum, bu yanlıştan dönülmesini ümit ediyor ve talep ediyoruz. Azınlığımıza da şu çağrıda bulunmak istiyorum; birlik olmamız azınlığımızın her zaman kurtuluşu olacaktır.