MÜTTEFİKLER YAHUDİ SOYKIRIMI’NIN FARKINDAYDI




İlknur Şebnem Öztemel-DG- 19.04.2017 Müttefikler, Yahudilere karşı yapılan zulmün farkındaydı ve hatta üst düzey Nazi yetkililerine karşı Milletler Cemiyetine (Bugünkü BM) başvuruda bulunmuşlardı.

Yaklaşık 70 sene sonra Birleşmiş Milletler arşivlerinden çıkarılan bir belgeye göre ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği yaklaşık 2.5 milyon Yahudi’nin Naziler tarafından konsantrasyon kamplarında katledildiğini ve bir diğer beş milyon Yahudi’nin hayatının tehlikede olduğunu biliyordu. Müttefikler,  Nazilere karşı uluslararası yaptırım yapılmasına yönelik bir iki ufak adım atmıştı ancak bu adımların arkası gelmedi. Müttefikler bu insanların hayatını kurtarmaya yönelik ciddi bir girişimde bulunmadı.

Bu durumun arkasındaki sebep sadece Müttefiklerin savaşmakla, askeri operasyonlarla, işgallerle meşgul olmaları değil, savaş sonrası siyasi-ekonomik düzen ve mülteci sayısına ilişkin endişeleri idi.

Mart 1943’te, Churchill’in savaş dönemi kabinesinin bakanlarından biri Yahudi Soykırımı’nın özel bir durum olarak kabul edilmemesi gerektiğini, Birleşik Krallık’ın hali hazırda haddinden fazla mülteci ağırladığını ve Nazi zulmünden kaçmaya çalışan Yahudilere yardımcı olunamayacağını söylemişti.

Londra’daki SOAS Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Profesörü olan Plesch,  Franklin Roosevelt’in Birleşmiş Milletler Savaş Suçları Komisyonu elçisi Herbert Pell’in Amerikan Dışişleri Bakanlığındaki anti-Semitistler tarafından geri çekildiğini hatırlattı.  Olayın ardından Pell, bakanlıktaki yetkililerin bu durumun savaş sonrası süreçte ABD ile Almanya arasındaki ekonomik ilişkileri baltalayacağı endişesiyle böyle bir karar verdiğini ifade etmiş. Şunu hatırlatmakta fayda var ki Nuremberg Mahkemesi’ndeki yargılamalar 1945 yılında, çalışma kamplarının ve orada yaşananların Dünya kamuoyuna duyurulmasından sonra başladı.

Ayrıca, konuyla ilgili uzmanların bu büyük insani suçun perdelenmesine yönelik bir diğer açıklaması ise savaş sonrasında Almanya’yı yeniden ayağa kaldıracak ve onu bir sonraki ‘’korkunç canavar’’ Komünizme karşı koruyacak birilerine duyulan ihtiyaç.

Aslında, aşırı korumacılık ve ülke çıkarlarının her açıdan öncelikli olması, savaş zamanlarında kabul edilebilir bir şeydir. Burada eleştirilebilecek şey, Batı’nın riyakârlığıdır. Batı uzun yıllar kendini bir bütün olarak insanlığın, özgürlüğün, etik yaklaşımın piri olarak lanse etti.  Şimdi gerçekleri bir bir görüyoruz. Dahası Batı, Nazilerle Alman ırkı/ Almanya arasında ciddi bir ayrım yapıyor. Benzeri bir durumda bunu başka bir ülkeye yaptılar mı/ yaparlar mı? Sonuç olarak bugün Batı’nın ben-merkezci, ‘’Batılı-Hıristiyan’’ kimliğinin ve yapmacıklığının bir başka örneğini görüyoruz.