RUSYA’NIN YENİ NÜKLEER DOKTRİNİ




“Önleyici Nükleer Darbe” Olabilir Mi?
 
Dünya gündemi çok yoğun… Bu yoğun gündem dolayısıyla bazı çok önemli gelişmeler perde arkasında kalıyor. Gözden kaçan kritik gelişmelerin başında da Rusya’nın savunma stratejisindeki “ciddi dönüşüm” yer alıyor. Eğer süreç aynen devam ederse, dünyamız kısa bir sürede yeni bir “dehşet dengesine” sahip olacak ve “nükleer düello” korkusu bütün yerküreyi saracak. Rusya’nın ulusal güvenlik konseyinin başkanı Nikolai Patruşev basına yaptığı açıklamalarda Rusya’nın nükleer doktrininin yeni çerçevesinin ve içeriğinin çok kısa bir süre içerisinde hazır olacağını ilan etti. 

Rusya’nın yeni nükleer doktrini Rusya’nın bir saldırı veya saldırı olasılığı karşısında nükleer gücünü devreye sokmasına olanak tanıyor. Esasında Rusya’nın nükleer doktrinini değiştirmesi, beklenen bir gelişmeydi. Moskova yeni konsepti çerçevesinde ABD’nin “önleyici darbe” ilkesine cevaben “önleyici nükleer darbeyi” mümkün kabul ediyor. Kremlin’in nükleer silahları artık sadece “caydırıcılık” için değerlendirmemesinin perde arkasında, ABD ve NATO’nun Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Rusya’yı çevreleme politikası izlemesinin getirdiği rahatsızlık var. 

Rusya’nın askeri doktrininde 1993’ten beri herhangi bir ülkeyi “düşman” olarak görmediği biliniyor. Ancak Rusya’nın ABD ve NATO konularındaki rahatsızlığı da gizlenmiyor. Özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde kurulması düşünülen “füze kalkanı” Rusya’nın askeri gücünü felç edebilir. Pentagon’un 1950’lerde başlattığı projeyi 2000’lerde eriştirdiği konum, Kremlin’in askeri hareket serbestisini durdurabilecek güçte.
 
Küresel krizle beraber zorlanan ekonomisi nedeniyle, Rusya’nın son yıllarda silahlı kuvvetlerini “daha küçük ve daha etkin” hale getirmek için tasarladığı reformlar ve NATO’nun genişlemesinden duyulan kaygı Moskova’nın yeni savunma anlayışını algılamak için kullanılması gereken anahtar kavramlar olarak dikkat çekiyor. Elbette Rusya’nın -veya herhangi bir devletin- atomal silahlara sahip olması ve bunları bir saldırıda veya gerginlikte “önleyici darbe” için kullanması bütün dünya için bir felaket anlamına gelebilir. Örneğin Ağustos 2008’de Rusya ile Gürcistan arasında Güney Osetya için yaşanan savaşta Kremlin’in “nükleer reaksiyon” göstermesi, sadece Gürcistan için değil, bütün bölge ülkeleri açısından sonuçları tahmin edilemeyecek bir faciaya yol açabilirdi. Hatta gelişmeler NATO’nun devreye girmesi sonucunu da doğurabilirdi. 

Diğer taraftan Rusya’nın nükleer kabiliyetini güncelleştirdiği ve modernize ettiği haberleri bütün dünya basınında sıklıkla yer alıyor. Bu haberlere göre, Rusya’nın stratejik füze birlikleri 2009’un sonundan itibaren Topol-M füzeleri ile takviye edilecek. Daha önceleri SS–27 adıyla bilinen bu füzelerin Rusya’nın nükleer kabiliyetine manivela tesiri yapması olasılığı yüksek. Planlamalara göre, Topol-M füzeleri Rusya’nın nükleer gücünün çekirdeğini teşkil ediyor. 2010 yılı ile beraber mobil Topol-M bataryalarının sayısı artacak.
 
2009’un başında Rusya’nın stratejik füze birliklerinin 50’den fazla silosu ve altı adet mobil Topol-M füze sistemi vardı. Rusya’nın mobil Topol-M füze sistemleri stratejik füze komutanlığı Moskova’nın 240 km kuzeydoğusunda yer alan Teikowo şehrinde bulunuyor. 2010’da Rusya’nın güneybatısındaki Saratow kenti yakınlarında yine Topol-M sistemlerini içeren yeni bir komutanlık kurulacak. 

Dehşet Dengesi… 

Satrançtaki yenişememe durumu için kullanılan “pat” deyiminden esinlenerek “atom patı” diye de adlandırılan dehşet dengesi, Soğuk Savaş’ın belki de en doğru özetiydi. Dehşet dengesi tarafların ilk hamlelerinde birbirini yok edebileceği varsayımından kaynaklanıyordu. ABD eski Savunma Bakanı Robert McNamara’nın ilk kez kullandığı dehşet dengesi veya karşılıklı “yok etmek garantisi” (guaranteed mutual destruction) esasında hiç kimsenin düşmanı yok etmek için, kendi ülkesinin yok olmasını göze alamayacağı düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce dünyanın sürekli hipertansiyon yaşayacağı, ama gerginliğe dayalı istikrarın süreceği iddiasındaydı. 

1961’de ABD’nin askeri doktrinine de giren bu kavram, sınırlı biçimde Pakistan-Hindistan gerilimi için de kullanılıyor. ABD eski Başkanı Jimmy Carter, 25 Temmuz 1980’de “telafi etme stratejisinden” (countervailing strategy) söz etti. Nükleer bir savaşı kazanmayı hedefleyen strateji, ABD nükleer gücünün SSCB’nin tamamını değil, sadece yönetim kademeleriyle askeri hedeflerini kapsaması öngörüyordu. 

Washington bu yaklaşım ile SSCB’nin geri adım atacağını düşünüyordu. ABD’nin bir sonraki başkanı Ronald Reagan “stratejik savunma inisiyatifini” (SDI) başlattı. SDI’nin hedefi iki ülke arasındaki “atom patına” ABD’nin üstünlük sağlaması ile bir son vermekti. Bunun için ABD hava savunmasını güçlendirdi. Böylece Moskova’nın “ilk vuruşu” yapması ve gerektiğinde “karşı hamleyi” gerçekleştirmesi önlenmek isteniyordu. Kasım 1989’da Berlin Duvarı çökerken Doğu Blok’u, Varşova Paktı ve komünizm de altında kalmıştı. SSCB’nin uydu devletleri birbiri peşi sıra domino taşları gibi devrilirken, Sovyet ardılı havzada buhran yaşandı.
 
Rusya Jeffret Sachs gibi ABD’li ekonomistlerden ve IMF’den danışmalığı ve denetimi içeren katkı kabul etti. Bu dönemde Rusya’nın serbest pazara geçişi için “şok terapisi” uygulandı. Çok hızlı radikal reformlar, özelleştirmeler ve yabancı sermayeye kapıların aniden ve sonuna kadar açılması, Rusya’yı batı sermayesinin yağma hedefi haline getirdi. Yeltsin döneminde siyasi ve iktisadi anlamda beka kaygısı yaşayan Rusya, ABD’nin güçlenmesini ve nükleer gücünü pekiştirmesini çaresizlikle izledi. Bu eşit olmayan şartlardaki yarış ABD’ye “ilk vuruş kapasitesi” kazandırdı. Washington füze savunma sistemini, Rusya’nın -veya herhangi bir başka devletin- her füzesini önceden fark edip, havada imha edecek seviyeye getirdi. 

Her ne kadar projenin adı “kalkan” ve “savunma” gibi ibareler içerse de, gerçekte “ilk vuruş kapasitesini” büyüten bir içeriğe sahipti. SSCB’nin dağılmasının ardından ABD’nin Rusya ve Çin ile yaşadığı gerilim düştü. Her ne kadar dehşet dengesi resmi olarak son bulsa da, söz konusu ülkeler nükleer cephaneliklerini muhafaza ettiler. ABD eski Başkanı George W. Bush 13 Haziran 2002’de 26 Mayıs 1972 tarihli Anti Balistik Füzelerin (ABM) Kısıtlanması Anlaşması’ndan çekildiğini açıkladı. ABD Soğuk Savaş döneminde Varşova Paktı’nın NATO’ya olan konvansiyonel üstünlüğünü atomal tehditle dengeleme yoluna gitmiş ve 50’li yıllardan itibaren üzerinde çalıştığı füze kalkanı projesi ile Doğu Bloku’nun tehdidini bertaraf etmeyi hedeflemişti. 

Dolayısıyla günümüzde devam eden ABD’nin askeri sahada kara, hava, deniz ve uzayda egemen olmasına dayanan “Full Spectrum Dominance”, yani “bütün tayf hâkimiyeti” olasılığı o dönemde de Kremlin’in uykularını kaçırıyordu. Moskova, Ocak 2000’den itibaren yeniden küresel güç olmak için hamlelere başladı. Bu kapsamda Aralık 1997 tarihli savunma doktrini güncel koşullara uyarlandı. 1993 askeri doktrininde uluslararası ortamda ideolojik bölünmüşlüğün ortadan kalktığı, ortaklık, işbirliği ve yakınlaşmanın önem kazandığı ifade edildi. Silahlı çatışmaların önlenmesi temel amaç olarak tespit edildi. 

Savunma hakkı hariç, hiçbir devlete karşı silahlı güç kullanılmayacağı deklare edildi. Ayrıca “Rusya’nın nükleer güce ilk başvuran taraf olmama konusundaki genel taahhüdünden vazgeçtiği” belirtildi. Soğuk Savaş’ın bitişinin devamında Rusya batıyla siyasi, iktisadi ve askeri ilişkilerini güçlendirmeyi ve bunu yeni bir ortaklık zemininde düzenlemeyi öngörmüştü. Ancak Moskova bu beklentisini hayata geçiremedi. AB ile ilişkilerindeki stratejik boyut önemli bir konu olsa da, Moskova’nın küresel sistemden beklentisine cevap vermedi. Bunun yanı sıra Rusya bu çabasıyla “zayıfladığı şeklinde algılanmaktan” rahatsızlık duydu. 

Kremlin, tek kutuplu küresel sistemden huzursuz olurken, ABD’nin artan küresel etkinliğinine paralel olarak sorunlarını çözmekte askeri yöntem kullanamaya yöneleceğini düşündü. Nitekim Rusya’nın bu düşüncesi sonraki yıllarda Afganistan’da ve Irak’ta haklılık kazandı. Rusya bu dönemde kendisine doğrudan yönelen tehdidin azaldığını tespit etti. Moskova’ya göre bunun nedeni izlenen aktif ve Barışçı dış politika ve nükleer caydırıcılık idi. Aynı konsept çerçevesinde Moskova öncelikle Beyaz Rusya ve devamında da Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyeleriyle “kollektif güvenlik” anlayışının ve anlaşmasının güçlendirilmesini önemsedi. 

Ocak 2000 itibariyle dünyanın varlığını öğrendiği “Putin Doktrini”, Moskova’nın bir krizle karşılaşması halinde nükleer seçeneğe başvurma hakkını saklı tuttu. Yeni konseptte, askeri bir saldırganlığı da içeren acil durumlarda “atomal silahlar da dâhil bütün imkân ve vasıtaların kullanılması” ifadesi yer aldı. 1997’deki konseptte ise nükleer gücün kullanılması olasılığı “Rusya’nın varlığın tehlikeye girmesi” durumuyla sınırlanmıştı. 

Rusya’nın 2000’lerdeki Doktrini… 

Rusya, 2000’li yıllarda 2010’a kadar sürecek dönemde silahlı kuvvetlerini reforme etme kararı aldı. Bunun için gereken faaliyet programı oluşturuldu. Moskova’nın hedefi savunma sorunlarının çözümü için pratik önlemler hazırlama, kaynakların optimum kullanımı ve devletin bütün bileşenlerinin ulusal başarı için daha verimli kullanılmasıydı. 2000’li yıllara yönelik stratejik, askeri, siyasi ve iktisadi öngörülerle hazırlanan analizlere göre biçimlendirilen konsept kara ve deniz gücünün geliştirilerek daha entegre bir yapıya geçmesi gerekiyordu. Rusya Cumhurbaşkanlığı’nın açıkladığı bu dönem 2001’de başladı. Bu kapsamda şu hususlar yer aldı; 

1-Rusya’nın caydırıcılık gücünü korumak ve geliştirmek için kuvvetlerde ve stratejik nükleer güçte yeterli potansiyelin muhafaza edilmesi. Mevcut imkân ve kabiliyetlerin gerekli nicel ve nitel kompozisyonunun kara, hava ve deniz unsurlarının üçlü sacayağı ile geliştirilmesi, 

2-Ülkenin güneybatısında ve merkezi kesimlerinde silahlı kuvvetlerin barış zamanında artırılması, Merkezi Asya’ya stratejik yönelim, askeri ihtilafların Rusya’nın en az kaybıyla en kısa vadede, gerektiğinde askeri olanaklarla baskılanması, yerelleştirilmesi ve çözülmesi, 

3-Ulusal savunma harcamalarının optimizasyonu, ar-ge ve yatırım harcamalarının sürdürülmesi. 

Bu kapsamda 2001–2005 dönemi silahlı kuvvetlerin gelişim programına göre takvimlendirildi. 2001–2010 dönemi ise silah programlarının geliştirilmesine ayrıldı. 2001–2010 döneminde yıllık silahlanma ve devlet programı uzun vadeli bir siyasetle savunma sanayinin yeniden yapılandırılmasını ve geliştirilmesini kapsadı. Kasım 2000’de Rusya bölgesine ilişkin politikasını geliştirdi ve 2010’a yönelik devletin askeri organizasyonunun geliştirilmesi için temel eğilimleri tespit etti. 

Öncelikli görevler olarak tanımlanan hususlar arasında savunma mimarisinin optimizasyonu, silahlı kuvvetlerin kompozisyonunun, bileşenlerinin ve görevlerinin sadeleştirilmesi yer aldı. 2000’deki bu sertleşme, ABD’nin Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da ve Doğu ve Merkezi Avrupa’da Rusya’nın çıkarlarını ve hassasiyetlerini göz ardı etmesi sonucunu doğurdu. Moskova’nın Ocak 2000’deki açılımı NATO’nun genişlemesini de önlemeyi hedefliyordu. 2009’un son günleri itibariyle baktığımızda, Rusya’nın 2010’lu yıllarda nükleer gücünü “önleyici darbe vurmak” için kullanmayı düşünmesi de, ABD’nin geçen sürede de aynı tutumunu sürdürmesinden kaynaklandı. 

Rusya’nın 2000’deki bu sert tavrı o dönemde, Moskova’nın Çeçenistan’da konvansiyonel gücüyle beklediği sonuca ulaşamamasıyla beraber değerlendirildi. Bu kapsamda sıklıkla “Rusya’nın konvansiyonel gücünün yetersizliğinin Çeçenistan’da kesinlik kazandığı” ve “bu nedenle küresel aktör olmak için elindeki son ve en tehlikeli kartı” oynadığı biçiminde yorumlandı. 

2003’teki Revizyon… 

2003’te askeri doktrin yenilendi ve kısmen kamuoyuna açıklandı. Yeni belgenin dikkat çeken yönü, Kremlin’in dünyadaki yeni gelişmelere göre tespit ettiği yeni sorunları ve olası önlemlerini bu belgede sıralamasıydı. Belgede Rusya’nın “tehdit algısı”, “ulusal ekonomisi ve politikasına göre çıkarları”, “barış zamanındaki askeri operasyonlar” ve “askeri güç” tanımı yer aldı. 2003 belgesi öncelikle “mevcut durumunun muhafazası” temelinde, Rusya’nın gereken durumlarda “yeterli yanıt” vermesi ilkesini esas aldı. 

“Tehdit algısı” ise NATO’nun çevreleme çabalarına yanıt olarak Rusya’nın ve müttefiklerinin çevrelenmesi, işgal olasılığı ve uluslararası ilişkilerde kuşatılma gibi olguları içerdi. Bu tehditlere cevaben Rusya’nın stratejik nükleer güç imkân ve kabiliyetlerinin iyi yönetilmesi, seferber edilmesi ve göreve hazır bekletilmesi öngörüldü. Benzer bir “teyakkuz” askeri insan kaynakları için de tasarlandı. Bunun tamamlayıcı unsuru olarak, ekonominin milli seferberlik için hazır ve uygun olması planlandı. 

Bütün eylem planının paralelinde “yerel savunma” yeniden düzenlendi. Söz konusu maddelerle Rusya siyasi ve iktisadi çıkarlarını korumayı hedefledi. Bu çıkarlar Rus vatandaşlarının güvenliği, bölgesel siyasi ve diğer istikrarsızlıkların önlenmesi, ticaretin güvenliği, iç sularda, kıta sahanlığında, okyanusta ve münhasır ekonomik bölgelerde güvenlik, bilgi güvenliği ve Rus silahlı kuvvetlerinin bunlara yönelik işlerliği ile operatif hüviyetin sürmesiydi. 2003 doktrini Rusya’nın barış zamanında uluslararası ve devletlerarası antlaşmalardaki sorumlulukları doğrultusunda, uluslararası terörizm, siyasi aşırılık ve bölücülük olgularına yönelik önleyicilik ödevinin ifasını içerdi.
 
Keza Rusya’nın hava sahasını ve sualtının korunması, BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyum ve doğal afetlerle mücadele de bu kapsamda bulunuyor. Belge dört çeşit olguda silahlı kuvvetlerin Rusya’yı korumasını öngördü. Siyasi, dini, etnik, bölgesel ve toprak ihtilafında “silahlı çatışma”, iki veya daha fazla devlet arasında siyasi sınırları belirgin “yerel savaş”, iki veya daha fazla devletin bir bölgenin bütününü kapsayan bir çatışmaya girmesi halinde “bölgesel savaş” ve dünyanın güçlü devletlerinin katıldığı, küçük bir savaşın büyümesi sonucu ortaya çıkacak olan “büyük ölçekli savaş”. 2003 doktrini esasen Rusya’nın iki cephede savaşması olasılığını dikkate alıyor.
 
Nükleer Düelloya Doğru…
 
2004’ün Mart ayı önemli bir kilometre taşı oldu. Estonya, Letonya ve Litvanya’nın NATO’ya katılımı Kremlin’in “duyarlılıklarının göz ardı edildiği” yönündeki tahlillerine güç verdi. Savunma Bakanı Sergey İvanov sert açıklamalar yaptı. NATO’yu “ofensif askeri doktrin” uygulamakla suçlayan İvanov, Rusya’nın bu gelişmeyi “nükleer bileşenleri de dâhil askeri plan ve prensipler çerçevesinde” değerlendireceğini ifade etti. İvanov, NATO’nun “doğrudan ve dolaylı Rus karşıtı öğelere dayanan askeri planlamalar ve siyasi açıklamalar yaptığını” savundu. Hatta Moskova’nın hâlihazırdaki doktrininden hareketle “önleyici atomal saldırı hakkı” olduğunu ifade etti. 

ABD Savunma Bakanlığı, Mart 2005’te “Ortak Nükleer Operasyonlar Doktrini” metin taslağında, “askeri operasyonlar kapsamında nükleer silahların kullanımı” konusunu yeniden ele aldığını açıkladı. Buna göre komutanlar, düşmanın ABD, çokuluslu ya da ittifak güçlerine ya da sivillere karşı kitle imha silahları kullanmasına hazırlıklı olmak gibi çeşitli senaryolar altında nükleer silah kullanımı için ABD Başkanı'nın onayını isteyebilecek. Rusya Savunma Bakanı Sergei İvanov 14 Eylül 2005’te, ABD'yi, savunma doktrininde, öncelikli olarak kendisinin nükleer silahları kullanmasına imkân tanıyacak herhangi bir değişiklik yapmaması yolunda uyardı. 

Berlin'deki NATO savunma bakanları toplantısı öncesinde konuşan İvanov “ABD'nin savunma doktrininde yapabileceği herhangi bir değişikliğin, diğerlerini de nükleer silah arayışı içine sokabileceğini” söyledi. 2008 yılı itibariyle Washington-Moskova gerginliği ABD’nin anti balistik füzelerin kısıtlanması için yapılan anlaşmadan 2002’de çekilmiş olmasının ve Ukrayna’yla Gürcistan’ın NATO’ya katılımının ısrarının gölgesinde daha da tırmandı. Keza ABD’nin Doğu Avrupa’da Polonya ve Çek Cumhuriyeti merkezli “füze kalkanı” projesinde ısrarcı olması bunda çok etkili oldu.
 
Rusya Gözdağı Veriyor… 

Ocak 2008’de Rusya Stratejik Füze Komutanlığı Sözcüsü Albay Aleksander Vovk, 2008 sonuna kadar 5. Stratejik Füze Alayı’nın tamamının Topol-M kıtalararası balistik füzeleriyle donatılacağını açıklamıştı. Menzili 11000km olan Topol-M, sadece tek savaş başlığı taşıyor, ancak havada manevra yapabilme özelliği var. Topol-M böylece kendisini karşılayacak savunma füzelerinden kurtulabiliyor. Ayrıca üzerine gönderilecek savunma füzelerinin lazer ve elektromanyetik gibi çeşitli tespit, takip ve yakalama ölçütlerine karşı da korumalı.
 
Rusya halen SS-18’lerin ömrünü 31 yıla, SS–25-Topol ve RS-20B füzelerinin ömrünü de 23 yıla uzatmak için çalışmalar sürdürüyor. Böylece eldeki eski nesil stratejik füze sistemlerini kararlı bir şekilde yenileriyle değiştiren Rusya, sayıları her yıl artan Topol-M’lerin sahip olduğu yetenekler sayesinde ABD’nin füze kalkanını zorlamayı öngörüyor. Temmuz 2009’da Rus Koramiral Oleg Burzev Rusya’nın deniz gücünde yer alan stratejik atomal silahların Rusya’nın nükleer caydırıcılığını muhafaza ettiğini açıkladı. 

Aynı günlerde Rusya’nın stratejik denizaltıları Brjansk ve Jekaterinburg RSM–54 tipi balistik füzeleri Kuzey Kutbu yakınlarında Kamçatka’daki Kura test merkezinde ve Beyaz Deniz’de Çişa’da denediler. Bulava kıtalararası balistik füzesinin denemesinin başarısız olmasına karşılık Rusya stratejik denizaltılarının yeni nesillerini bu tip kıtalararası balistik füzelerle teçhiz etmekte kararlı. Uluslararası zeminde RSM–56 ve NATO’da SS-NX–30 olarak tanınan Bulava–30 füzeleri, Stratejik Atomal Denizaltı Projesi-55’in (Borej) kapsamında üretilen Juri Dolgoruki, Aleksander Nevski ve Vladimir Monomach denizaltılarında kullanılacak. Ayrıca 2015’e kadar aynı proje kapsamında beş stratejik atomal denizaltı daha üretilecek. 

Koramiral Burzev’den önce 2008’de Donanma Komutanı Vladimir Vyssozki de 2009’da dört veya beş Bulava denemesinin yapılacağını açıklamıştı. Bulava füzelerinin 8.000 kilometre menzili ve 36,8 ton ağırlığı var. Ekim 2009 tarihli Rusya Milli Güvenlik Konseyi açıklamalarına göre, “2000 yılından bu yana dünyadaki jeopolitik ve askerî durumda, milli güvenliğimize yönelik tehditlerin mahiyetinde köklü değişiklikler meydana geldi. Bu durum, Rus silahlı kuvvetleri ve ilgili güvenlik kurumlarının üstlendikleri görevlerin yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılmış bulunmaktadır.
 
Global arenadaki durum tahlil edildiğinde, önde gelen ülkelerin politikalarında güç kullanımı taleplerinin arttığı gözlemlenmektedir. Askerî doktrin gözden geçirilerek Rusya'nın karşı karşıya bulunduğu milli güvenlik konularına cevaplar bulması sağlanmalıdır”… Bunun yanı sıra Rusya Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamalara göre, Rus Donanması’nın nükleer denizaltı filosu kısa bir süre önce bir balistik füzenin testini başarıyla tamamladı. 1 Kasım 2009’daki denemede Bryansk nükleer denizaltısı Barent Denizi’nde kıtalararası füze denemesini planlamaya uygun gerçekleştirdi. Rusya’nın nükleer kabiliyeti füze sistemlerine, nükleer donanıma sahip denizaltılara ve atomal füzelerle nükleer savaş başlığı taşıyan stratejik bombardıman uçaklarına dayanıyor.
 
Medvedev yine Kasım 2009’da, Rus silahlı kuvvetlerinin yurtdışında konuşlandırılmasına olanak veren yasayı onayladı. Medvedev bu konuda yaptığı açıklamada “Rusya’nın silahlı kuvvetlerini, ülke dışındaki vatandaşlarının korunmasını gerektiren acil durumda yurtdışında konuşlandıracağını” açıkladı. Güney Osetya’da birkaç yıl önce hemen herkesin Rus pasaportu aldığı düşünüldüğünde, yaşanan son gelişmelerin bir arada değerlendirilmesi halinde ortaya çarpıcı bir sonuç çıkıyor.
 
Yasaya göre Rusya “yurtdışında birlik konuşlandırmayı” şu olasılıklar karşısında gerçekleştirecek: 

1- Yurtdışındaki Rus askeri varlığına yönelen bir saldırıyı önlemek için. 

2- Üçüncü bir ülkeye yönelik silahlı bir saldırıyı durdurmak veya önlemek için. 

3- Rus vatandaşlarını yurtdışında korumak için. 

4- Denizde korsanlıkla mücadele ve deniz ticaretini korumak için. 

2009 yılının bu son günlerinde Rusya kendisini halen tehdit altında hissediyor ve bu tehditlerin daha da artacağını düşünüyor. Enerji kaynakları ve nakil yolları üzerine verilen mücadele, tırmanan etnik ihtilaflar, kutup dairesine ilişkin rekabet, Japonya’yla Kurill Adaları yüzünden yaşadığı ihtilaf ve daha birçok neden Rusya’yı kaygılandırıyor. Medvedev’in ulusuna seslendiği konuşmalarında “Rusya’nın yeniden dünya gücü” olmasını hedef göstermesi bunun bir diğer göstergesi. Diğer taraftan yine Eylül 2009’da Rusya ve Beyaz Rusya 12.000 asker, 200 tank, 470 zırhlı araç ve 100’den fazla uçak ve helikopterle Polonya sınırında bir tatbikat düzenledi. 

NATO’ya gözdağı veren tatbikat “batıdan gelen bir saldırıya karşı yürütülen savunma savaşını” konu alıyordu. Söz konusu tatbikatın Soğuk Savaş’ınbitmesinden bu yana yapılan en büyük ve kapsamlı tatbikat olduğu yorumları yapılıyor. NATO’nun “kaygı duyduğunu” açıkladığı tatbikat, Washington –Moskova dengesindeki “son duruma” ışık tutuyor. ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti merkezli füze kalkanı projesi Rus füzelerinin kimliğini, ateşlenmesinden 60–75 saniye sonra tespit edip, olası rotasını hesaplayarak savunma füzelerini yola çıkarabiliyor. Polonya’da bunun için 30–40 füzenin konuşlandırıldığı veya konuşlandırılacağı ifade ediliyor.
 
Silahsızlanma İçin Silahlanma Gerekir Mi? 

Obama döneminin de ABD’nin Rusya’ya bakış açısında önemli bir değişim olmadı. Her ne kadar Obama dünyadaki gerginlikleri azaltmayı hedefleyen bir tercihi temsil etse de, Prag Zirvesi’nde “nükleer silahların olmadığı bir dünya hedefinden” söz etse de, Washington’da bu bakış açısı ile nükleer cephanelerin modernize edilmesini savunan bakış açısı at başı gidiyor. Örneğin atomal silah uzmanlarından Xanthe Hall, Obama’nın bu hedefinin gerçekleşmesi için öncelikle ABD’nin nükleer silah üstünlüğünü sağlaması gerektiğini dile getiriyor. Ploughshares Funds Başkanı Joseph Cirincione,’nin ifadesine göre yılda 54 milyar USD harcama getiren nükleer doktrinden vazgeçmek ABD ekonomisi açısından çok kritik gelişmelere yol açabilir.
 
Ploughshares Funds verilerine göre ABD’nin 2.600 nükleer başlığı var. Ayrıca 2.500 nükleer başlık da yedekte tutuluyor. 4.000 nükleer başlığın ise ömrü doldu. Rusya’nın ise 7.830 nükleer silahı var. Bunların 2.043 adedi yedekte tutuluyor. Ömrü dolanların sayısı ise 8.150 olarak biliniyor. ABD basınında bu konuda yapılan yorumların önemli bir bölümü, ABD’ni caydırıcı güç konumunu muhafaza etmek ve müttefiklerine verdiği güveni devam ettirmek için nükleer gücünü sürdürmek zorunda olduğu biçiminde. Diğer taraftan ABD Savunma Bakanı Robert Gates de ABD ordusunun “atomal altyapısını” modernize etmek için yatırım yapacağını açıkladı. 

Nitekim atomal silahların “daha güvenli” olmasını öngören bazı çalışmalar var. ABD Kongresi “Güvenilir Yedek Savaş Başlığı Programını” (Reliable Replacement Warhead-Program) reddetti. Ama kısa bir süre sonra aynı proje “Yaşam Uzatma Programı” (Life Extension Program) adı altında yeniden gündeme girdi. Moskova, ABD’nin füze kalkanının Rusya’nın bütün nükleer potansiyelini 2012 veya en geç 2015’e kadar felç edeceğini düşünüyor. Gürcistan ve Ukrayna’nın da füze kalkanı için üs haline gelmesi durumunda Washington-Moskova rekabeti “şah-mat” ile sona erecek.
 
Ukrayna’nın Sivastopol ve Mukaçevo’da radar üssü kurmasıyla ve Ukrayna’da yeni füze silolarının inşa edilmesiyle tarihte bir sayfa kapanacak. Ancak Kremlin Proton-K/DM-2 gibi füze projelerini hızlandırarak, o sayfanın kapanışını yavaşlatmakta kararlı olduğunu gösteriyor. Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü merkezli proje Rusya’nın erken uyarı ve savunma sistemini uydularla daha iyi bir noktaya taşımaya çalıştığına işaret ediyor. Rusya’nın bu amaç için kullanabileceği 60–70 uydusu var.
 
Yumuşama Olur Mu? 

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Ekim 2009’da İran ve Kuzey Kore’nin nükleer emellerini engellemenin, dünyayı nükleer silahlardan arındırmak için önemli olduğunu söyledi. Washington’da konuşan Clinton, Rusya ile imzalanacak yeni nükleer silahlarda indirim anlaşması ile nükleer silah denemelerinin yasaklayan anlaşmanın onaylanmasının, Amerika’nın bu alandaki liderliğine işaret ettiğini belirtti. Bakanın Amerikan Barış Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada en önemli vurgu “Obama yönetiminin dünyanın nükleer silahlardan arındırma politikası” konusundaydı.
 
Clinton konuşmasında Moskova ile yapılan görüşmelerin de olumlu bir tablosunu çizdi. Rusya-ABD görüşmeleri Aralık 2009’da geçerliliği dolacak START anlaşmasının yerini yeni bir anlaşma ile doldurmayı amaçlıyor. START anlaşması iki ülke arasında stratejik silah azaltılmasını içeriyor. ABD Başkanı Obama da Prag Zirvesi’ndeki konuşmasında, Londra’daki G–20 zirvesinde başlayan silahsızlanma görüşmelerinin Rusya ile “stratejik nükleer silahların sınırlandırılması konusunda yeni bir anlaşma imzalanmasına imkân vermesini” umduğunu söylemişti. 

Buna göre Mart 2010’da G–8 önderliğinde “küresel nükleer güvenlik” zirvesi yapılabilir. Moskova ve Washington arasında nükleer rekabet devam etse de, İran’ın nükleer çabaları her iki ülke için de bölgesel istikrarsızlık endişelerini artırmaya devam ediyor. Kremlin ve Beyaz Saray ikili rekabette geri adım atmayı pek düşünmese de, Tahran’ın konumu dünyanın iki ucu arasında verimli bir işbirliği sürecine de “START” verebilir. 

Füze Kalkanı Projesi Yeniden Çekmecede... 

ABD Başkanı Obama, Ekim 2009'da Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne uzun menzilli füze kalkanı kurmaktan vazgeçtiğini açıkladı. Rusya da buna Polonya sınırına füze yerleştirme planını iptal ederek karşılık verdi. Rusya Savunma Bakanı Yardımcısı Vladimir Popokvin, ABD’nin füze kalkanı projesinden vazgeçmesinin Polonya sınırındaki Kaliningrad bölgesine kısa menzilli “İskender” füzeleri yerleştirilmesini gereksiz hale getirdiğini söyledi. Uluslararası basında yer alan analizlerde Obama'nın bu kararında Moskova'nın tepkisinin ve İran'ın nükleer kabiliyetinin Avrupa'yı vuracak güce erişmediği bilgisinin etkili olduğu yorumu yapılıyor. 

Washington'un yeni tercihi Rusya ile gerginlik yerine, Rusya ile İran'a karşı işbirliği olabilir. Kuşkusuz ABD'nin tutum değişikliğinin perde arkasında Kremlin'in BM Günvelik Konseyi'ndeki güçlü konumunun da etkisi var. Çünkü ABD gerek Afganistan için gerekse diğer benzer meselelerde Rusya'nın desteğine veya en azından pasif tutum benimsemesine ihityaç duyuyor. Projenin bundan sonra çekmecede ne kadar kalacağı henüz belli değil. Ama projenin kaderini büyük ölçüde İran'ın izleyeceği tutumun ve Rusya'nın yeni nükleer doktrininin belirleyeceği söylenebilir.