ABD’NİN YENİ BAŞKANI DONALD TRUMP OLDU

29/11/2016


İlknur Şebnem Öztemel 

ABD Dış Politikasının son otuz yılına bakacak olursak dört farklı başkanın uyguladığı dış politika ajandalarının birbiriyle bağlantılı olduğunu görüyoruz. George W. Bush döneminde son derece sempatik, kucaklayıcı, Sovyetler ve diğer Komünist devletlerle iyi ekonomik ve politik ilişkiler kurmaya çabalayan bir ABD görüyoruz. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, Clinton döneminde eski Demir perde ülkelerinde demokrasiye geçiş, uluslararası düzene ve market ekonomisine adapte olma sürecinde gerek maddi gerek siyasi anlamda destek olunduğunu görüyoruz. Clinton döneminde dış politika öncelikleri NATO’nun genişletilmesi ve Avrupa’nın yeniden entegrasyonu olarak açıklanmıştı. Buna ek olarak, insan haklarının önemi, insani müdahale, çevre sorunları ve savaş suçlarına dikkat çekildi. Bu konuların Dünya çapında tartışılmasına ve Uluslararası  Ceza Mahkemesinin (UCM) ve Kyoto protokolünün oluşturulmasına öncülük edildi. Bu dönemde ABD insani müdahale ilkesi kapsamında Haiti, Bosna ve Doğu Timor’a  askeri müdahalede bulundu. Devam eden iletişim ve entegrasyon kampanyalarının aksine Soğuk Savaş sonrası dönemde ilk defa 1997 yılındaki Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde  bir grup ülke için ‘’serseri  devletler’’ gibi düşmanca bir ifade kullanılmıştır. Clinton döneminde (1993-2000) gelişmiş demokrasi, insancıllık ve küreselleşme çerçevesi altında oldukça kibirli , tek taraflı ve gizliden gizliye baskıcı bir Amerika görüyoruz. Daha sonra oğul Bush döneminde dış politikadaki mevcut tek taraflılığın arttığına şahit oluyoruz. Bu dönemde çok daha agresif bir dış politika izlendi. Bush Irak ve Afganistan’ı, bölgede kitle imha silahları bulunduğu iddiasıyla ve küresel terörün merkezi haline geldikleri gerekçesiyle işgal etti. Yaklaşık üç ay önce açıklanan Chilcotraporunda Irak’ın işgali için mazeret gösterilen kitle imha silahlarının varlığına ilişkin yeterli kanıtın bulunmadığı ve askeri müdahalenin son seçenek olmadığı belirtirdi. Ayrıca dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair olanlara ilişkin, bunun hayatında aldığı en zor karar olduğunu söyledi, özür diledi ancak aynı koşullarda yine aynı kararı alacağını belirtti. Uluslararası kurallara göre bir savaşın haklı bir savaş olması için gerekli ilkelerden çoğu  2003’te yerine getirilmedi ve bazıları da tartışmalı bırakıldı. Örneğin kurallara göre haklı bir savaş zarar vermekten çok faydalı olmalı. Oysa  savaşın sonucunda Irak üçe bölündü,  milyonlarca kişi öldü ya da evlerinden oldu ve en önemlisi Irak gerçekten, caddelerinde terörün kol gezdiği bir ülke oldu. Obama ilk seçildiğinde çoğumuz Amerika’nın yapılan hataları düzelteceğini ve Orta Doğu kaynaklı kötü şöhretinin bir nebze olsun değişeceğini düşünmüştük. Ancak, bırakın bu durumu düzeltmeyi Obama Libya Müdahalesi, Suriye İç Savaşının çözümündeki başarısızlık, DEAŞ ile savaş ve  Kürt ayrılıkçılara verilen açık destek ile pek çoğunun daha da fazla tepkisini çekti. Son olarak ABD, Kırım Krizi ve Suriye İç Savaşı neticesinde Rusya ile yeni bir soğuk savaş dönemine girdi. Obama İran ile yapılan nükleer silah antlaşmasını en büyük başarısı olarak gösterdi. Özetlemek gerekirse, küresel egemenlik için her yolu deneyen ABD dışarıdan bakıldığında son derece çelişkili ancak özünde kendi çıkarlarına uygun dış politika ajandasını hayata geçirdi.

 

Peki ya Trump?

Donald Trump her daim  tartışmalı bir aday  olmuştu. Amerika tarihinde ilk defa bu kadar ilginç, iğneleme ve skandallarla dolu bir seçim dönemi yaşadı. İki adayın vaatlerine baktığımızda Clinton cephesinde daha çok plan ve Trump’ın cephesinde daha çok söz görüyorduk. Clinton orta sınıf için vergileri düşürmeyi, demokrasi ve hukuku yeniden tesis etmeyi vaat etti ve bu yolda çok daha sert bir dış politika ajandasına sahipti. Clinton rakibi Çin’e karşı, Asya-Pasifik ülkeleri ile artan ekonomik ve siyasi ilişkileri, bölgede artan Amerikan varlığını, insan hakları ihlallerine karşı önlem alınmasını, Çin Denizi’ndeki kaynakların  hukuka uygun olarak paylaşılmasını ve siber saldırılara karşı önlem alınmasını öngörüyordu. Clinton ayrıca DEAŞ sorununa karşı ne gerekiyorsa ( müttefiki saydıkları Kürt gruplara silah yardımı dâhil) yapacağını ve İsrail’i desteklemeye devam edeceğini belirtmişti.  Son olarak Rusya’nın artan agresifliğine son vermek için mücadele edileceğini söylemişti. Diğer yandan, Trump’ın iç-politika ve ekonomi ağırlıklı bir ajandası vardı. Trump Wall Street şirketlerinin vergilerini düşürmeyi, GSMH’yi  ve iş imkânlarını artırmayı vaat etmişti. Asya- Pasifik ülkelerine yönelik ekonomik açılımları eleştirmiş, bu açılımların ülkedeki yatırımların ve iş imkânlarınınUzak Doğu’ya gitmesine yol açtığı gerekçesiyle sonlandıracağını belirtmişti. Son olarak, Meksika sınırına duvar çekmeyi, Müslümanların Amerika’ya girişine engel olunmasını, toplumsal güvenlik için kişisel silahlanmayı ve Küba açılımının sonlandırılmasını söylemişti. Orta Doğu’daki krizin çözümüne ilişkin ise net bir plan ortaya koymamıştı. Belki de en önemlisi Clinton’un aksine Rusya ile tırmanan gerilime son vermeyi vaat etmişti ve NATO ülkelerini Japonya, Güney Kore gibi ülkeleri karşılıksız korumayacağını söyledi.Çalkantılı özel hayatı, skandalları ve muhafazakâr söylemlerine karşın Donald Trump ABD’nin 45. başkanı seçildi. Yürüttüğü sert seçim kampanyasına rağmen zafer konuşması oldukça olumlu, samimi ve kucaklayıcıydı. İlk defa tüm Dünya’nın gözleri önünde tüm ailesine ve yakın dostlarına  tek tek teşekkür etti, Ayrıca onu seçim kampanyası boyunca koruyan gizli servis elemanlarına ve New York polisine de. En şaşırtıcı olan ise kampanya süresince lafını esirgemediği hatta defalarca aşağıladığı Hillary Clinton’a ülkeye yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür etmesi idi. Bütün Amerikalıların başkanı olacağını ve ABD ile iyi geçinmek isteyen her devlete kapılarının açık olduğunu söyledi. İran, Türkiye ve Rusya Trump’ı ilk tebrik eden devletlerdi.

Peki ya ABD-Türkiye İlişkileri?

Türkiye ile Amerika arasındaki olumlu ilişkiler  Obama döneminde ABD’nin İsrail’e yönelik her koşulda destekleyici dış politikası, Musul ve Rakka operasyonları, Kürt gruplara olan açık desteği ve 15 Temmuz sonrasında  müttefikliğe sığmayacak hareketlerde bulunması yüzünden bozulmuştu. Aslında Trump bu sorunların çözümüne ilişkin net bir plan ortaya koymadı  ama 15 Temmuz sonrasında Erdoğan’ı ve darbeye karşı gelen vatandaşları olayların kontrol altına alınmasındaki başarıları nedeniyle tebrik etti. Türkiye Trump’ı tebrik eden ilk devletlerden oldu ayrıca Gülen’in iadesine ilişkin talepler de yinelendi.

Sonuç olarak, Amerikan seçmeni daha izole, muhafazakâr ve  önceliği ekonomi olan bir ülkede yaşamak istediğini belirtti. Trump’ın seçim kampanyasının kazandığı popülarite, Amerikan seçmeninin politik atışmalardan sıkıldığını ve  dürüst hatta biraz patavatsız bir lider istediğini gösterdi. Clinton’un politik geçmişi onun için bir dezavantaja dönüştü. Trump’ın hiçbir somut plan ile temellendirilmemiş  ‘’ Ben hallederim’’ söylemi, yenilik arayan Amerikan seçmenince hoş karşılandı.

Ne yazık ki, kişisel fikrim Trump’ın kolayca uluslararası politikayı göz ardı edemeyeceği ve dış müdahalede bulunmaksızın söz verdiği ekonomik gelişmeyi başaramayacağı  şeklinde. Amerikan ekonomisi ve sözde büyüklüğü Amerikan ordusunun Dünya genelindeki etkinliğine ve  vekâlet savaşlarına bağlı. Amerikalılar rahat yaşantılarını başkalarının hüznüne borçlu. Amerikan rüyası başkalarının kâbusları üzerinde yükseliyor. Tarih bize bunu öğretti ancak umarım bu durum tez zamanda değişir.

porno izlegaziantep escort bayanbrazzers