TÜRK OLMANIN EŞSİZ LANETİ!

16/10/2016


Berlin, İstanbul, Karlofça, Sevr, Lozan, Londra… Vs… Vs… Yüzlerce ülke arasında imzalanan yüzlerce anlaşmadan sadece birkaçı bunlar.

Anlaşmaların hep bir kazanan ve bir de kaybeden tarafı var. Hele ki, kocaman bir çatışmanın ardından, zoraki de olsa oturulmuş bir masada imza edildiyse.

Osmanlı’nın dünyadan süpürülüşü de işte böyle onlarca anlaşmanın imzalanması ve milyonlarca hayatın sona ermesinden sonra resmiyet kazandı. Dönemi için üstün niteliklere sahip bir komutan olan Mustafa Kemal’in, aslında üstünlükten öte bir dehaya sahip olduğu, ölümünün üstünden geçen yaklaşık 80 sene içinde çok daha iyi anlaşıldı.

Gerçeği hayalden ayırmayı beceremeyenler için “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”, Kemal’in en önemli sözlerinden birisiydi. İsmi gibi “kusursuz” olan bu dâhi, yeni kurulan cumhuriyetin, ayağında postalı olmayan askerlerin, türlü eziyetlerden kurtulan kadınların çatlak elleriyle doldurdukları cephanenin ve otu, samanı, ahırda hayvanı kalmayan köylünün, ne olursa olsun daha büyük bir maceraya atılamayacağının farkındaydı. Günümüz liderleriyle kıyaslandığında kısa sayılacak ömrüne sığdırdığı onca büyük başarının yanında, durması ve sabretmesi gereken noktanın farkına varabilecek kadar erdemliydi. Kemal Paşa, yurtta ve dünyada barış söylemini dile getirirken, vatanını savunmak, hazırlanmak için de sabırlıydı. Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, güçlenmenin, gelişmenin, üretmenin farkında olan bir lider olarak ülkesini yönetti. Demokrat Parti iktidarıyla birlikte kapatılan ve bir daha asla ne açılabilen ne de yenisi yapılabilen uçak fabrikası da Gazi Mustafa Kemal’in döneminde kurulmuştu. Acaba Paşa, elinde ülkesinde üretimi yapılan yüzlerce uçağa, binlerce tanka, milyarlarca mühimmata, zırhlı araçlara, askerine giydirebilecek postala, parkaya sahip olsaydı, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” cümlesini kurar mıydı?

Bu sorunun yanıtını verebilmek için Atatürk’ün hümanizm anlayışını ve vatan sevgisini birlikte değerlendirmek gerekir. Ancak, böylesine bir zekâya sahip olmaksızın yapılacak değerlendirmenin de cılız ve yetersiz kalacağını söylemek herhalde yersiz olmaz.

Peki, Paşa öyleydi, Kemal böyleydi, Atatürk dâhiydi derken ulaşılmak istenilen sonuç ne? Anlatayım…

Sadece iki gün önce Kosova’da, yani şu Evlad-ı Fatihan’ın yaşadığı topraklarda bir konferans gerçekleştirildi. Konferansın başlığı dikkat çekici, “Aşırılıkla Mücadelede Eğitimin Önemi”. Organizatörleri saymaya pek gerek yok. Yine de bilinsin isterseniz, ABD, Almanya, İngiltere, UNDP filan falan. Klasik ekip yani. Hani şu 1923 Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce toplananlardan. Konferansta ilgi gösterilmesi gereken pek çok konuşma var. Ancak bunlardan belki de en önemlisi, Türkiye’yi alâkadar eden cümlelerin kurulduğu ve Kosova medyasına da yansıtılan David Phillips’e ait olan. Bakın Phillips konuşmasında neler söylüyor;

“Öncelikle Türkiye Kosova’nın gerçek dostu değildir. Yalancıdır! Türkiye’nin TİKA vasıtasıyla Kosova’ya yaptığı “yardımlar” İslami gerekçelere dayanmaktadır. Uluslararası kurumlardan gelen destek Kosova’da aşırılıkla mücadelede çok önemli, ancak Türkiye’den gelen yardımlara dikkat etmek gerekiyor. Türkiye kültürel işbirliği maskesini kullanarak İslamcılığı ihraç ediyor. Türkiye yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor ve kendi çıkarlarını önemsiyor. Bunu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kosova Türkiye, Türkiye Kosova’dır sözleri de kanıtlıyor”.

Sirius Otel’de çalışan bir Kosovalı Türk’ün aktardıkları bunlar. Dahası da var. Phillips’in bu konuşması sonrasında salonda bir alkış tufanı kopuyor. Alkışlayanlar paralı şakşakçılar mı, organizasyon sahipleri mi, yoksa Kosova eliti mi? İşin özünde bunların hiçbir önemi yok! Önemli olan kısmı, Kosova medyası da konferanstaki bu konuşmayı alıp, süsleyip kullanıyor.

Balkanları hiç gezmeyen, Balkan kelimesinin özü nereden gelir bilmeyen birisi için konferanstaki bu sözler dehşet verici olmalı. Öyle ki, hemen hemen tüm Balkan ülkelerinde para karşılığında Osmanlı eserlerini yıktırarak Vahhabi camileri yaptıran Suudi Arabistan’ın, ya da Bektaşi tekkelerini Hizbullah militan yuvalarına çevirmeye çalışan İran’ın, haşmetli Osmanlı İmparatorluğu’nun “pardon” Türkiye Cumhuriyeti’nin birer elçisi olarak bu işleri gerçekleştirdiği, İslami rejimi ihraç çabası içinde olanın da, aslında Suudi Arabistan ve İran değil, Türkiye olduğuna inanmak gerekir.

Zannımca tüm bunlar Türk olmanın getirdiği eşsiz bir “lanet”! Herkesin çiğnemeye, tükürmeye çalıştığı bir ülkede doğmuş olmak. Tanrım! Ne büyük bir endişe olmalı. Bu endişeyi paylaşan binler, milyonlar var aramızda. Hatta ödülle taçlandırdığımız “sanatçılar”, “akademisyenler”, “politikacılar”… “Türk olarak doğmak benim suçum değil !” diyerek el üstünde tutulanlar.

Nedir o halde bu lanet? Kaçılamayacak bir hastalık mı? Ya da kimsenin size yaklaşmasına izin vermeyen bir mikrop mu?

Eğer Türk olmak bir lanetse, bırakın gelsin ve yapışsın bu lanet üstünüze. Sizi öldürmez hiç şüpheniz olmasın ve sizi daha güçlü kılar. Ve size lanetli gözüyle bakan, aşağılamak isteyen birisi olduğunda, sadece şu güzel cümleyi kurmanız yeterli olacaktır ona:

Ne Mutlu Türk’üm Diyene…

*İlker Yılmaz
@ilkeryilmaz

porno izlegaziantep escort bayanbrazzers