AFGANİSTAN KONUSUNDA ANKASAM BAŞKANI PROF. DR. MEHMET SEYFETTİN EROL İLE BİR SÖYLEŞİ

13/10/2021


Diplomatik Gözlem Dergisi olarak Afganistan konusunda ANKASAM Başkanı Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Diplomatik Gözlem: Afganistan’da devam eden çatışmalar 40 yılı aşmış durumda. 24 Aralık 1979’da Sovyet işgali ile başlayan süreç nasıl gelişti. Amaçlanan neydi?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: Bütün jeopolitik teorilerin özel önem atfettiği Afganistan; Orta Asya, Güney Asya ve Ortadoğu arasında geçiş imkânı sağlayan mühim bir coğrafyada yer almaktadır. Dolayısıyla Afganistan’a hâkim olan gücün diğer bölgelerdeki başat aktör haline gelebileceğine inanılmaktadır. Nitekim Halford Mackinder’in “Kara Hâkimiyet (Kalpgâh) Teorisi” ve Nicolas J. Spykman’ın “Kenar Kuşak Teorisi” gibi geleneksel teorilerin yanı sıra Soğuk Savaş dönemi teorisyenlerinden George Kennan’ın “Çevreleme Stratejisi” de Afganistan’ın ehemmiyetine vurgu yapmıştır. Dahası Yeni Dünya Düzeni fikri üzerinden şekillenen modern jeopolitik yaklaşımların en önemlilerinden olan “Medeniyetler Çatışması” tezi de Afganistan’la yakından ilgilenmiştir.

Mevzubahis yaklaşımlar hasebiyle Afganistan, 19. yüzyılda Büyük Britanya İmparatorluğu ile Rusya Çarlığı arasında cereyan eden “Büyük Oyun”un da merkezi oyun sahası olmuştur. Söz konusu ülke, günümüzde yaşanan “Yeni Büyük Oyun”un da yaşandığı coğrafyadır.

Kırk yılı aşkın bir süredir istikrarsızlıkla anılan Afganistan, iki büyük işgale tanıklık etmiştir. Zira 24 Aralık 1979 tarihinde Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği bilinmektedir. Bu işgalle birlikte “İkinci Büyük Oyun”, Soğuk Savaş’a damgasını vurmuştur. 7 Ekim 2001 tarihinde de Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) işgali gerçekleşmiş ve içinde bulunduğumuz “Üçüncü Büyük Oyun” başlamıştır ki çoğumuz bunu “Yeni Büyük Oyun” olarak nitelendirmektedir.

İlk olarak Sovyet işgaline değinmek gerekmektedir. Bahsi geçen işgalin temel gerekçesi, Afganistan’da Serdar Davut’u devirerek iktidarı ele geçiren komünistlerin halkta karşılığının bulunmaması sebebiyle ciddi bir muhalefetle karşılaşmalarıydı. Bu ortamda komünistler, Moskova’dan yardım istemiş ve Sovyetler Birliği de bu talebi geri çevirmemiştir. Kuşkusuz bu durum, işgalin görünen gerekçesidir. Lakin meselenin arka planında iki önemli jeopolitik sebep vardır. Bunlardan ilki, Sovyetler Birliği’nin komünizmi yayma hedefidir. İkincisi ise Hint Okyanusu’na ulaşmaktır. Bu dönemde Moskova, Orta Asya-Güney Asya hattında etkili olmak istemiştir.

İşgal karşısında Afgan mücahitler direniş başlatmış ve ABD’nin “Yeşil Kuşak Stratejisi”nin de etkisiyle Moskova yönetimi hedeflerine ulaşamamıştır. Bu da 15 Şubat 1989 tarihinde Sovyet ordularının Afganistan’dan çekilmesiyle neticelenmiştir. Çekilme sonrası dönemde Moskova yönetiminin Dr. Necibullah Hükümeti’ni desteklemesine rağmen Sovyet destekli yönetim iktidarını sürdürememiştir. Sovyetler Birliği’nin çekilmesine neden olan Mücahitler ise iktidarı paylaşamamış ve Afganistan’a iç savaş egemen olmuştur.

İşte bu ortamda iç savaşı sonlandırma iddiasıyla Molla Ömer liderliğindeki Taliban, kısa sürede Afganistan’ın %90’ına hâkim olmuştur. İlk aşamada ılımlı söylemleri bulunan Taliban, iç savaşın sona ereceği yönündeki beklenti hasebiyle Afgan halkının desteğini almıştır. Lakin kısa süre içerisinde Taliban radikal bir siyasete yönelmiştir. Bu anlamda Taliban’ın terör örgütü El-Kaide’yle bazı bağlantılarının olduğu görülmüştür. 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD, Taliban’dan El-Kaide lideri Usame Bin Ladin’i teslim etmesini istemiş; fakat bu talep reddedilmiştir. Söz konusu durum ise işgale neden olmuştur. Nitekim dönemin ABD Başkanı George W. Bush, “Önleyici Müdahale Doktrini” çerçevesinde 7 Ekim 2001 tarihinde “Sonsuz Özgürlük Operasyonu” adı verilen Amerikan işgalini başlamıştır.

Neticede Washington yönetimi, Afganistan’ı Avrasya hâkimiyetine açılan kapı olarak görmüş ve ülkeyi işgal etmiştir. Zira ABD, Afganistan’daki varlığı aracılığıyla küresel liderliğini merkezileştirebileceğini düşünmüştür.

Bahse konu düşünce, Afganistan üzerinden Post-Sovyet coğrafya olan Orta Asya’da ABD’nin nüfuz elde etmesini ve yükselen Çin’in önüne set çekmeyi amaçlamıştır.

Taliban sonrası dönemde ise Afganistan’daki yeni düzeni Bonn ve Tokyo Konferansları çerçevesinde inşa eden Washington yönetiminin kalıcı barışı sağlayamadığı görülmüş, kurulan hükümetlere yolsuzluklar damga vurmuş ve ekonomik sorunlar aşılamamıştır. Üstelik Taliban varlığını sürdürmüştür. Vur-kaç stratejisi üzerinden gerilla savaşı yürüten Taliban, Amerikan askerlerinin ve Afganistan Ordusu’nun ağır kayıplar vermesine yol açmıştır.

ABD’nin Taliban’a karşı gerçekleştirdiği operasyonlar esnasında sivilleri de öldürülmesi Afgan halkının Taliban’a sempatisini arttırmıştır. Neticede ABD, 20 yıllık işgal boyunca Taliban’ı yok edememiştir. Bu süreçte işgalin maliyetleri de Amerikan ekonomisine darbe vurmuş ve savaş sürdürülemez hale gelmiştir. Bu çerçevede çekilme kararı alan ABD, devirmek için geldiği Taliban’ı muhatap kabul ederek müzakerelerde bulunmuş ve 29 Şubat 2020 tarihli Doha Antlaşması’nı imzalamıştır. 31 Ağustos 2021 tarihinde de Afganistan’dan çekilmiştir.

Savaşın çok maliyetli olduğunu düşünen ABD, kaos aracılığıyla bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve rakiplerini bu bölgedeki istikrarsızlık üzerinden sınırlandırmak istemektedir. ABD’nin beklentisi, bir yandan Wakhan Koridoru üzerinden Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’ne sirayet edecek radikalleşmenin Çin’i istikrarsızlaştırması; diğer taraftan da Orta Asya-Rusya güzergâhının vekalet savaşlarının oyun sahasına dönüşmesidir.  Buna Keşmir üzerinden Pakistan, Hindistan ve yine Çin bağlamında da Güney Asya coğrafyasının dahil edileceği öngörülebilir. Biz ANKASAM olarak da bölgeyi kaosa sürükleyebilecek sürece yayınlarımızda dikkat çekiyoruz.

Diplomatik Gözlem: Afganistan’da Taliban’ın güçlenmesine ve iktidara gelmesini sağlayan koşullar nelerdir? Örneğin Diyobendi Medrese eğitimi, ekonomi, genç nüfusun sadece savaş koşullarında yaşamış olması ile gelecek kaygısı olabilir mi?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesine rağmen sağlıklı bir siyasal sistem inşa edememesi, Taliban’ın güçlenerek geri dönüşünün temel gerekçesidir. Bu süreçte Afganistan’daki ekonomik sorunlar aşılamamış ve ABD tarafından desteklenen hükümetler, yolsuzluklarla anılır hale gelmiştir. Ayrıca kamu kurumlarındaki en ufak işlerin dahi rüşvet mekanizmasıyla yürütüldüğü bir vaziyet meydana gelmiştir.

Dahası yapılan yardımlar yatırıma çevrilememiş ve bu nedenle de istihdam yaratılmamıştır. Bu da Afgan halkının ve özellikle de gençlerin kurulan sisteme olan inancını sarsmıştır. Nitekim söz konusu ülkede demokrasinin de sağlıklı işlediği bir örnek oluşmamıştır. 20 yıllık işgal döneminde sistemin üç defa çökme noktasına geldiği görülmüştür. Çünkü 2009, 2014 ve 2019 senelerindeki seçimlerde taraflar seçimlere hile karıştığını iddia ederek sonuçları tanımamıştır.

Benzer bir biçimde ABD’nin Afganistan Ordusu’nu paralı askerlerden oluşan ve ideolojik motivasyonu bulunmayan güçsüz bir ordu şeklinde teşekkül etmesi de Taliban’ın işini kolaylaştıran faktörlerden olmuştur.

Ayrıca ABD’nin Taliban’ı yok etmek isteyip istemediği de tartışmalıdır. Zira Taliban’ın temel gelir kaynaklarının kesilmesi noktasında kayda değer bir mücadele yürütülmemiştir. Örgüt, uyuşturucu ticaretini sürdürmüş, zekât adı altında vergi toplamaya devam etmiş ve Afganistan’ın bazı madenlerini işletmiştir. Bu da finansman sorunu yaşamasını önlemiştir.

Öte yandan Taliban’ın Afgan halkının belirli bir kısmında da olsa karşılığının bulunduğu söylenebilir. Çünkü Afganlar ağırlıklı olarak medrese eğitimi almıştır. Medreseler noktasında iki ekolden bahsedilebilir. İlki, ılımlı bir İsami yoruma sahip olan Mevdudilerdir. İkincisi ise Taliban’a yönelik halk desteğini sağlayan Diyobendi ekolüdür. Aslında Diyobendi medreseleri Hindistan’da kurulmuş ve Pakistan’ın bağımsızlığını kazanmasına müteakip Pakistan’a taşınmış dini okullardır. Diyobendiler, radikal bir Sünnilik yorumunu içselleştirmişlerdir.

Sovyetler Birliği’ne karşı savaş esnasında Pakistan’daki Diyobendi Medreseleri’nde eğitim alan mücahitlerin bir kısmı Taliban’ın çekirdek kadrosunu teşkil etmiş; diğer kısmı da Taliban’a sıcak bakmıştır. Taliban iktidarında eğitim alan insanlar da bu ekole uygun bir eğitime tabi tutulmuştur. Yani Afgan halkında Taliban yanlısı bir kesim oluşmuştur. Dolayısıyla Afganistan’daki güvenlik sorunlarına paralel olarak artan ekonomik-sosyal sorunlar, kötü yönetim ve ABD işgalinin başarısızlığı, Afganistan’da yetişen genç nesilde bir gelecek endişesi yaratmıştır. Bu da Taliban’ın kendisine güçlü bir zemin bulmasının yolunu açmıştır. Afganistan’da başta gençler ve kadınlar olmak üzere halk savaş, yoksulluk ve yolsuzluk görmek istememektedir. Ülkedeki iç savaş yorgunluğu ve konuşulan alternatiflerin başarısızlığı Taliban’ın güçlenmesine zemin hazırlamıştır.

Diplomatik Gözlem: Afganistan’da Loya Jirga (Büyük Şura) olarak bilinen aşiretler meclisi toplantısı 2020 yılında yapılmıştı. Taliban ile barış müzakereleri ana gündemi oluşturuyordu. Taliban’ın iktidara gelmesi ile Loya Jirga nasıl bir tavır alabilir?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL:  Loya Jirga, işgalin ardından kurulan hükümetlerin ön plana çıkardığı bir konseydir. Aşiretler ittifakı yaratmayı ve hükümetlerin meşruiyetini arttırmayı amaçlamıştır. Lakin konseyin kalıcı üyeleri bulunmamaktadır. Hükümetin davet ettiği aşiret liderlerinin katıldığı bir konseydir. Dolayısıyla Loya Jirga’nın yekpare bir tavır takınarak Taliban’ı desteklemesi veya karşı çıkması beklenmemelidir. Bu nedenle önümüzdeki süreçte ciddi bir etkilerinin bulunmayacağı düşünülmektedir. Asıl beklenti, Taliban’ın mollalardan oluşan kurucu meclis tesis etmesidir.

Diplomatik Gözlem: Taliban, Afganistan ekonomisini göz önüne aldığımızda iktidarda ne kadar başarılı olabilir? Uyuşturucu üretimi ve ticareti Taliban’ın kontrolünde daha da artabilir mi? Bilindiği gibi Amerika bunu önleme konusunda başarısız oldu.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: Afganistan’ın ekonomik durumuna bakıldığında, Taliban’ın işinin hiç de kolay olmadığı ifade edilebilir. Ülkede ciddi bir işsizlik vardır. Dahası bankacılık başta olmak üzere pek çok sektör Amerikan unsurlarının çekilmesinin ardından ağır sorunlarla yüzleşmiştir. Devlet kurumlarındaki belirsizlik sebebiyle maaş ödemelerinde de sıkıntılar yaşanmaktadır. En kritik sorun ise yetişmiş insan gücünün önemli bir kısmının göç etmiş olmasıdır. Gerek Afganistan’ın kalkınması için atılacak özel sektör adımlarında gerekse de kamu kurumlarında çalışacak kişilerin büyük çoğunluğu ABD, Kanada Almanya ve Hollanda gibi ülkelere göç etmiştir. Bu anlamda Taliban için asıl sınav ekonomi boyutuyla şimdi başlamaktadır. Üstelik Taliban’ın imajı düşünüldüğünde, ülkeye yabancı yatırımcının gelmesi de zordur. Afganistan’a yapılan dış yardımlar da kesilmiştir.

Mevzubahis sorunları aşmak amacıyla Taliban’ın Çin’le olan münasebetlere özel önem atfettiği görülmektedir. Bu kapsamda Taliban, Pekin’in de beklentilerine uygun bir biçimde Kuşak-Yol Projesi’ne iştirak ederek Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun Afganistan’a uzatılmasını isteyecektir. Böylece altyapı ve ekonomi anlamında yatırım ve yardım alması mümkün olabilir. Lakin Çin’e yönelme stratejisi, ABD’nin yaptırımlarının ağırlaşmasına da yol açabilir. Bu da ekonomik tablonun ağırlaşması anlamına gelecektir.

Öte yandan ABD’nin çekilmesinden önceki uyuşturucu ticareti ile mevcut rakamlar arasında büyük farklar yoktur. Bu noktada ABD’nin uyuşturucu ticaretini önlemedeki başarısızlığı da eleştirilmelidir. Çünkü ABD-İngiltere ikilisi, bu konuda Taliban’la işbirliği yapmıştır. Afganistan’ın güneyindeki Helmend’in uyuşturucu üretiminin merkezi olduğu bilinmektedir. Tüm bu gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, Afganistan’da uyuşturucunun büyük bir mesele olarak gündemdeki yerini korumaya devam edeceğini söyleyebilirim.

Diplomatik Gözlem:  Afganistan’da Taliban’ın iktidara gelmesiyle başlayan mülteci akını ne kadar sürer? Türkiye bu konuda neler yapabilir? Türkiye’ye etkileri neler olabilir?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: Afganistan merkezli olarak yaşanan göç kaygısının temel sebebi ülkedeki güvenlik ve halkın sürece duyduğu güvensizlik durumudur. Dolayısıyla Afganların başka ülkelere göç etmelerini önlemenin yegâne yolu, ülkede istikrarlı bir düzenin tesis edilmesidir. Bu durum ise Taliban’ı radikalleştirecek bir sürece mesafeli yaklaşmayı gerektirmektedir. Taliban’ın uluslararası işbirliğine çekilmesi elzemdir. Bu anlamda Türkiye’nin Afgan Barış Süreci’nde etkin rol alması gerekmektedir. Özellikle de Afganistan’daki istikrarsızlıktan ve göç hareketinden etkilenecek ülkelerin işbirliği yapması önemlidir. Ayrıca göçmen sorunu, yalnızca Türkiye’nin değil; AB’nin, daha geniş anlamda Batı’nın da meselesidir. Bu çerçevede Afganistan’a yapılan yardımların sürdürülmesi mühimdir. Öncelikli konu, göç akınının Afganistan’da durdurulması; yani göçe yol açan sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır. Aksi halde Türkiye’nin göç dalgasından olumsuz etkilenmesi kaçınılmazdır.

Bilindiği üzere göçün insani, ekonomik ve güvenlik olmak üzere çeşitli boyutları vardır. Mevzubahis boyutların ilki, göçmenin insan olduğu ve hayatta kalmak için savaştan kaçtığı realitesinin göz ardı edilmemesini gerektirmekte ve insani diplomasiyi öncelemeyi zorunlu kılmaktadır. Nitekim Türkiye’nin Suriye İç Savaş esnasında vatanlarını terk etmek zorunda kalan insanlara yaklaşımı da bu yönde olmuştur. Lakin Türkiye ekonomik bakımdan sınırlarını zorlamıştır. Yeni bir göç hareketinin kendisine ağır geleceğini düşünmektedir. Güvenlik boyutu ise çok daha önemlidir. Hatırlanacağı üzere Suriyeli göçmenlerin arasında çok sayıda terörist unsur sızarak sınırı geçmiştir. Bu durum ise Türkiye’nin metropellerinde patlayan bombalar şeklinde geri dönmüş ve Türkiye, kendi sınırlarında pek çok vatandaşını terör örgütü Devletü’l Irak ve Şam’ın (DEAŞ) saldırıları hasebiyle kaybetmiştir. Afgan göçmenlerin arasına da DEAŞ ve El Kaide gibi terör örgütü üyelerinin sızması ihtimal dahilindedir.

Bu kapsamda Afganistan’da yeni devlet inşa sürecinde Türkiye’nin yanında AB’nin de yer alacağı bir konferans kaçınılmaz görülmektedir. Bu hususta biz somut önerilerimizi ANKASAM olarak paylaştık.

Diplomatik Gözlem: Afganistan’a komşu ülkelerin yeni rejime bakış açısı ve ortak çıkarları neler olabilir?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: Afganistan’ın komşusu olan devletlere bakıldığında, ülkenin Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, İran, Pakistan ve Çin’le sınırdaş olduğu görülmektedir. Bu devletlerin ortak endişesi güvenliktir. Söz konusu ülkeler Afganistan’da radikalleşmenin yükselmesinin kendi topraklarına sirayet etmesinden kaygılanmaktadır. Bu anlamda komşu devletlerin temel beklentisi Afganistan’da istikrarlı bir düzenin kurulmasıdır. Söz konusu ülkelerin endişelerinin ve beklentilerinin ayrı ayrı ele alınması doğru olacaktır.

1. Tacikistan: Tacikistan, radikalleşmeden endişe duyan Orta Asya devletlerindendir. Bu anlamda iki ülke arasındaki sınıra Duşanbe’nin terör örgütü olarak tanımladığı Ensarullah milislerinin yerleştirilmesi, Tacikistan açısından kaygı vericidir. Duşanbe, Taliban’ın radikalleşmeyi arttırabileceği düşüncesini taşımaktadır. Bu durumun ise kendi topraklarına yansıyacağından korkmaktadır. Yine radikalleşmenin Fergana Vadisi’ndeki istikrarsızlığı arttırma olasılığı da Duşanbe’yi kaygılandırmaktadır. Tüm bu kaygılara göç meselesi de eşlik etmektedir. Zira Afganistan’da şiddetin artması Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi bölge devletlerinin göçmen almasını beraberinde getirecektir. Dahası göçmenlerin getireceği güvensizlik bu ülkelerin göçmen vermesine de yol açabilir. Ayrıca Tacikistan, Taliban rejimini tanıma konusunda çekincelidir. Halihazırda Penşir Direnişi’ne katılan Emrullah Salih’i Afganistan Devlet Başkanı olarak tanıyan Duşanbe’nin beklentisi, Salih ve Ahmed Mesud liderliğinde Kuzey İttifakı’nın yeniden tesis edilmesi ve Taliban sonrası dönemde azami kazanım elde edilmesidir.

2. Türkmenistan: Daimi Tarafsızlık Statüsü bulunan Türkmenistan, bölge sorunlarına doğrudan taraf olmasa da güvenlik kaygısı yaşamaktadır. Radikalleşmenin önlenmesinden yanadır. Yine Türkmenistan, kontrolsüz göç riskini ve bunun yaratacağı sorunları bertaraf etmek istemektedir. Bu nedenle de göçün kaynağında durdurulması için çaba harcamaktadır. Bu da Türkmenistan’ın Taliban’la ve diğer gruplarla çeşitli temaslar kurmasını beraberinde getirmektedir. Bu anlamda Türkmenistan, Afganistan’da barışçıl bir düzenin tesisinden yanadır. Bu yüzden de özellikle de insani yardım faaliyetlerinde bulunarak istikrarın sağlanması noktasında önemli faaliyetlerde bulunmaktadır.

3. Özbekistan: Taşkent, Afganistan’da yapıcı bir politika uygulamakta ve taraflarla iletişim halinde kalarak barışa katkı sağlamaya çalışmaktadır. Taşkent’in çabalarının temelinde Taliban’ı işbirliği zeminine çekmek ve terör ve radikalleşmenin yükselişini dizginlemek vardır. Zira Taşkent, radikalleşmenin göç alma ve göçmen verme gibi bir sorun doğuracağını düşünmektedir. Bunun yanı sıra Özbekistan, Afganistan’da hücre tipi yapılanmayla varlığını sürdüren radikal grupların Fergana merkezli istikrarsızlık yaratmasından da endişe duymaktadır.

4. İran: Afgan göçmenler noktasında kaygılanan ve yeni bir göç hareketini kaldıramayacağını düşünen aktörlerden biri de İran’dır. Zira İran, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalinden beri söz konusu ülkeden göçmen almaktadır. Bu durum, İran’ın Afganistan’da istikrardan yana olmasını beraberinde getirmektedir. Halihazırda Taliban’ın İran’ın Meşhed kentinde ofisinin bulunduğu göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Lakin İran, Fars kimliği üzerinden Tacikistan’ı da önemsemektedir. Bu yüzden de Ahmed Mesud’a Duşanbe’nin verdiği desteğe soğuk bakmamıştır. Ayrıca İran, mezhepsel nedenlerle Hazaralarla da iyi ilişkilere sahiptir.

5. Pakistan: İslamabad yönetiminin Taliban üzerinde mühim bir etkisi vardır. Bu nedenle İslamabad, Taliban’ı uluslararası topluma tanıtmaya çalışmakta ve Afganistan’ın komşularını bir araya getiren toplantılara ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Pakistan, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun da Afganistan’a uzatılmasını istemekte ve böylece kendi konumunu merkezileştireceğine inanmaktadır. Diğer taraftan İslamabad yönetimi, Taliban’la ilişki kurarak Peştunistan iddialarının gündeme gelmesini önlemeye çalışmaktadır. Buna ek olarak İslamabad, Afganistan merkezli gelişmelerin Keşmir’e yansıyabileceğini ve bunun da bölgesel kaosu derinleştirebileceğini düşünmektedir. Bu yüzden de Taliban’ı işbirliği zeminine çekmeye özen göstermektedir.

6. Çin: Çin’in Taliban iktidarına ilişkin en önemli kaygısı, radikalleşmenin Wakhan Koridoru üzerinden Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Müslümanları etkilemesi ve Çin’i istikrarsızlaştıracak bir sürece vesile olmasıdır. Bu sebeple Pekin, Taliban’ı işbirliğinin içine çekerek radikalleşmeyi sınırlandırmayı amaçlamaktadır. Halihazırda Taliban’ın Afganistan’daki iktidarını sürdürebilmesi, ekonomik sorunların çözülmesine bağlıdır. Bu ortamda Taliban’ın Çin yatırımlarına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla Taliban’ın Pekin’in beklentilerine uyumlu hareket etmesi muhtemeldir. Zaten Taliban, Çinli Müslümanlar noktasında Pekin’e güvence vermiştir. Ayrıca Çin, küresel liderlik hedefi doğrultusunda güç boşluğunu doldurmak ve Orta -Güney Asya hattındaki başat aktör haline gelmek istemektedir.

Diplomatik Gözlem: Afganistan’dan gelecek mülteci akınına engel olunması amacıyla AB ülkelerine nasıl mesaj verilebilir?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: AB’nin göç politikasına yaklaşımı, göçmen yükünü bir ya da birkaç devletin çekmesi ve bu ülkelere finansal destek sağlanması şeklindedir. Lakin Suriye İç Savaşı’nda görüldüğü üzere AB, verdiği sözleri tutmamış ve gereken desteği yapmamıştır. Dolayısıyla her ne kadar AB, Afgan göçmenler konusunda da benzer bir yaklaşımla hareket edecekse de Türkiye’nin bu konuda geçmiş tecrübeler doğrultusunda net bir yaklaşım sergileyeceği öngörülebilir. Bu doğrultuda Türkiye, AB’ye kontrolsüz bir göç akınıyla karşılaşması durumunda “Açık Kapı Politikası” uygulayacağını ilan etmeli ve AB’yi çok daha fazla sorumluluk almaya davet etmelidir. AB, buna riayet etmezse sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır olmalıdır.

Diplomatik Gözlem:  Suriye krizinde olduğu üzere Türkiye’nin bu konuda edindiği tecrübelerden AB ülkeleri nasıl faydalanabilir, Türkiye’nin düzensiz göç akını olmaması adına ilave yapabileceği önlemler neler olabilir?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: AB açısından Türkiye, Batı’ya yönelik göç hareketini önlemedeki kritik bir settir. Bu anlamda AB, tıpkı Suriye İç Savaşı’nda imzalanan Geri Kabul Anlaşması’nda olduğu gibi, Türkiye’den belirli ödemeler karşılığında göçmenleri kabul etmesini isteyecektir. Mevzubahis durum ise Türkiye’nin kabul edebileceği bir şey değildir. Geri Kabul Anlaşması’nın Türk kamuoyundaki yansımaları da göz önünde bulundurulduğunda AB’nin daha etkili, Türk kamuoyunu ikna edecek güçlü bir adım atması gerekmektedir. Bunun dışında AB’nin Türkiye’ye güven verecek adımlar atması ve başta Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Fransa-Yunanistan ikilisiyle özdeşleşen bölgesel krizlerde daha yapıcı ve dostça bir yaklaşım sergilemesi beklenmektedir. Ayrıca AB, Türkiye’yle olan üyelik sürecine dair verdiği taahhütleri de yerine getirmelidir.

Diplomatik Gözlem:  Afgan mülteciler için Türkiye AB ülkelerinden yeteri kadar destek görmezse açık kapı politikası uygulayabilir mi?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: Suriyeli göçmenler örneğinden hareketle, Afgan göçmenler konusunda AB’nin Türkiye’ye yeterli desteği vermeyeceği söylenebilir. Bu nedenle Türkiye, göçmenlerin ulaşmak istedikleri doğal hedef olan Avrupa’ya ulaşmalarına izin vererek az önce de ifade ettiğim üzere bir “Açık Kapı Politikası” uygulayabilir. Bu politikanın hayata geçirilmesi, AB’nin ciddi tepkisine yol açabilir. Fakat bu sorun, sadece Türkiye’nin değil; tüm insanlığın sorunudur. AB de sorumluluk almalıdır. Bu anlamda AB, Türkiye’yi daha fazla zora sokmamalı, katılımcı ve paylaşımcı bir strateji geliştirmelidir.

Diplomatik Gözlem: ABD, Afgan mülteciler konusunda Türkiye’ye ne kadar destek olabilir?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: ABD’nin AB’den farklı olarak göç hareketinin nihai hedefi olmadığı ifade edilebilir. Zira göçmenlerin okyanus ötesine ulaşması zordur. Zaten ABD’nin sonuçlarını çok fazla düşünmeksizin Afganistan’dan çekilme kararı alması ve bu kararı uygulaması da bundan kaynaklanmıştır. Dolayısıyla Washington yönetiminin göç konusunda yapacağı destek sembolik mali desteklerden ibaret olacaktır. Fakat diğer taraftan ABD’nin AB üzerindeki etkisini kullanarak AB’nin daha fazla sorumluluk almasını sağlaması da mümkündür.

porno izlegaziantep escort bayanbrazzers