ÜMMET’TEN MİLLETE… MİLLET’TEN…?

16/10/2016


Türkiye’nin son on günden bu yana yoğunlaşan konusu. Anayasa değişikliği, yeni anayasada “laik”lik kavramının yer alıp almayacağı, tarih söylemindeki çarpıklıklar…vs…vs…

Gündem öylesine yoğun var karmaşık ki içinden çıkmak gerçekten de çok zor. Yine de en sondan başlayıp, sıralanan üç maddeyi başa doğru değerlendirelim. Tarih söylemindeki çarpıklıklar ve 1919 yılı.

Türkiye Cumhuriyeti için bir tarih vermek gerekiyorsa bu tarih elbette 1919 olmayabilir. Modern Türk devletinin kuruluşu için Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 1920 ya da Cumhuriyetin ilân edildiği tarih olan 1923 en doğru seçenekler olarak görülecektir. Tabi ki unutulmaması gereken, “Modern Türk Devleti” ibaresidir. Eğer konu Türk devletlerinin tarihine dayandırılacaksa bu durumda süreyi 600-700 yılla sınırlamak ve son 300 yılındaki yozlaşmış yapısıyla Osmanlıyı örnek almak pek doğru olamayacaktır. Hangi nokta referans alınırsa alınsın mutlaka birileri bunun yanlışlığını, başkalarıysa doğruluğunu savunacaktır. Bu hep böyle olmuştur. Lâiklik kavramına vurgu yapacaksak yine gelip tıkanacağımız nokta 1920’ler olacaktır. Ve ne tuhaftır ki Lâiklik, yozlaşarak çöken Osmanlı ile “Modern Türk Devleti”ni ayıran o keskin tarih çizgisinde durmaktadır. Ve son olarak anayasa. Değişsin, yenilensin, revize edilsin tartışmalarının neredeyse son 20-25 yıldır hiç eksik olmadığı konudur ve garipsenecek bir şekilde, “Modern Türk Devleti”ni, yok olan Osmanlı’dan ayıran birinci özellik de, yine 1920’lerin hemen başında ortaya çıkan anayasasıdır.

İşte son on günümüzü içinde sıkıştırdığımız üç temel başlık ve bugün.

Zamanı geriye alıp 1923’e, yani kadim Türk tarihinde sadece 93 yıl geriye gidelim. Her ne kadar bazıları için “Türk diye bir ırktan söz edilemese” de bir hipotezimizi var olduğun noktasına dayandıralım. Çarpık Osmanlı’nın hayatta kalma mücadelesini kaybedişi ve ardından dünyaya gelen “Modern Türk Devleti”nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumuna şahit olalım.

Meclis açıldı, 23 Nisan 1920. Saltanat kaldırıldı; 1 Kasım 1922. Cumhuriyet ilan edildi; 29 Ekim 1923. Halifelik kaldırıldı; 3 Mart 1924 ve Anayasa kabul edildi; 20 Nisan 1924.

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancısı BMM’nin açılışıyla başladı ve Saltanat’ın kaldırılmasıyla çocuk doğmaya başladı. Cumhuriyetin ilanı ile dünyaya gelen yeni devlet, Halifeliğin kaldırılması ve peşi sıra yürürlüğe giren 1924 anayasası ile dünyaya gerçekten gözlerini açtı.
O Cumhuriyet’in ilk anayasasında şu maddelere yer veriliyordu;

“Madde 1- Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir.

Madde 2- Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Layik ve Devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır.

Madde 3- Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Madde 4- Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır”.

Millet egemenliği ve milletin egemenliğini yalnızca TBMM’nin temsil edeceği ve kullanacağı ifadelerine yer verilen 1924 Anayasası, II. Dünya Savaşı’nın provalarının başladığı 1937 yılına kadar yani 13 yılı içinde sadece 5 değişikliğe uğradı. Yine o Anayasa Laik, milliyetçi ve cumhuriyetçiydi. Bir büyük savaştan çıkan ve bir diğer büyük savaşa yokluk içinde giren bir millete yol gösterdi. Zira, 1923’ten 1937’ya kadar geçen dönemde, makine düzeniyle işleyen bir sistem ve bir “millet” var edilmişti. Bu durum, Türklerin Türkleri idare ettiği bir devleti yeryüzünde bir kez daha var etti. Ve yine bu durum, Fransız devriminin etkisinden en geç nasibi alan Türk ulusunun “az zamanda çok ve büyük işleri” nasıl başarabileceğini somut biçimde ortaya koymuştur.

Ne var ki Türkiye’deki üniter yapının varlığı, binlerce yıldır bu coğrafyayı ele geçirmek için avuçlarını ovuşturan, dişlerini gıcırdatanlar için uygun değildi. II. Cihan Harbi’nin sona ermesi, belki de genç cumhuriyetin bünyesini zayıflatmak zerk edilen “verem” mikrobunun yerini aldı. Savaş bitimiyle başlayan ben-sen, laik-dindar tartışmaları, 1950’den 1982’ye kadar sivil idarenin üç defa devrilmesine neden oldu. Ancak sivil yapıdaki bu zoraki değişim, askeri yapının da tahrif ve tahrip olmasını beraberinde getirdi. E-darbe, e-muhtıra, e-devlet derken sene 2016’ya geldi.

Bugün cumhuriyeti meydana getiren ve “millet” şuurunu kazanan kitle neredeyse tamamen yok oldu. Millet söylemi sadece büyük siyasetçi Haydar Aliyev’in ifadelerinden günümüze aktarılan “biz iki devlet bir milletiz” dizelerinde kaldı. Öyleyse Aliyev’in bahsettiği millet kim ? Millet kavramı ne ? Ya da gerçekten bir millet var mı ?

Felâket tellallığı bir tarafa bırakılacak olursa; Türkiye’de kendisine “Türk” diye hitap eden bir azınlık var elbette. Ancak bezmiş ve ezilmiş bu kitle için “millet” olmanın hiçbir faydası yok ! Hatta kendisini Türk olarak tanımlamak son derece aşağılayıcı ve zarar verici.
İşte bu kaos içindeki kitle kendisine bir yol arıyor ve gösterilen bu yol, 1920’nin öncesinde onları bekliyor. Millet olarak kendi uçağını yapan, millet olarak otomobiliyle gurur duyan, millet olarak uluslararası örgütlere girmek için kapı aşındıran değil, davet edilen bir “Millet” vardı. Ümmet’ten Millet’e dönüşen Türk ulusu, Millet’ten neye dönüşmek istediği konusuna sadece ve sadece kendi karar vermeli. Tıpkı Gazi Osman Paşa, Mustafa Kemal, Sütçü İmam, Kara Fatma, Seyit Onbaşı ve daha binlercesi gibi…

Haber Merkezi

porno izlegaziantep escort bayanbrazzers